• https://www.facebook.com/%C3%87erkes-Haklari-Inisiyatifi-1720870914808523/
  • https://twitter.com/CerkesHaklari
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam135
Toplam Ziyaret869852
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar18.796018.8713
Euro20.252120.3332
Semerkew

Siyah hareketin önemli isimlerinden hukukçu Albie Sachs mücadelesinde bir kolunu ve bir gözünü kaybetti. Buna karşılık “İntikam” diyen yoldaşlarına “O ne demek? Ülkemde demokrasi yerleştikçe benim kolumun yerinde güller bitecek" diye cevap verdi.

İşkence, tecrit, sürgün, suikast... Güney Afrika’daki siyah hareketin önemli isimlerinden hukukçu Albie Sachs bunların hepsini yaşadı. Bir kolunu ve bir gözünü kaybetti. Buna karşılık “İntikam” diyen yoldaşlarına “O ne demek? Ülkemde demokrasi yerleştikçe benim kolumun yerinde güller bitecek” diye yanıt verdi. Beyazların egemenliğindeki ırkçı apartheid rejimi 1990’da yıkıldıktan sonra yeni anayasanın yapımında görev aldı, sonra da Anayasa Mahkemesi üyelerinden birisi oldu. O mahkeme ki, üyelerinin yarısı eskiden terörist diye aranıyordu, diğer yarısı da teröristlerin avukatıydı. Siyahların efsanevi lideri Nelson Mandela Mahkeme’nin açılışını yapmadan önceki gün arkadaşlarına “En son bir mahkemenin önünde idam kararı için bulundum” diyordu.

Deneyimlerini aktarmak için çok sayıda kitap yazan Sachs dünyanın çeşitli yerlerinde barış süreçleri ve anayasayla ilgili toplantılara katılıyor. Dün İstanbul’da yapılan Yeni Anayasa Yolunda Konferansı’nda da Güney Afrika deneyimini aktaran 86 yaşındaki hukukçu şimdi bir film senaryosu üzerinde çalışıyor.

Beyazsınız ama Güney Afrika’da siyahların özgürlük mücadelesine katıldınız. Nasıl oldu bu?

Mücadelenin içine doğdum ben. Annem, Komünist Parti Genel Sekreteri ve Afrika Ulusal Kongresi’nin (AUK)Ulusal başkanı olan Moses Kotane’nin sekreteriydi. Bana ve kardeşime hep “Çocuklar hadi toparlanın Kotani geliyor” dediğini hatırlarım. Annemin beyaz bir kadın olarak siyah bir adama büyük saygı gösterdiğini görerek büyüdüm. Babam Soli Sachs da ben 6 yaşındayken “Sevgili Albert, büyüyünce özgürlük savaşının askeri ol” diye bir kart göndermişti bana. O da İşçi Sendikası’nın genel sekreteriydi. Benişçi hakları ve ırkçılığa karşı mücadeleyle dolu bir dünyada büyüdüm.

İlk ne zaman eylemlere katıldınız?

17 yaşıma girdiğimde, yerli Afrikalılar tarafından yürütülen Haksız Yasalara Karşı Direniş kampanyasına katıldım. Üniversitede hukuk okudum. Tüm o aktivist gençlerin arasındaydım. O zamanlar çok şiir okurdum. İlginçtir bize ilham veren şairlerden birisi de Nazım Hikmet’ti. Hapishaneden şiirler yazıyordu. Daha sonra ben de hapse girdim. Aynı kültürün parçası oldum.

Sizin hapse girişiniz nasıl oldu?

Adım adım geldi; sabaha karşı polis baskınları, yasaklar, toplantıların engellenmesi. 28 yaşında avukatlık yapıyordum. Bir gün ofisime doğru yürüyorum... Filmlerdeki gibi, birileri eğilmiş ayakkabılarını bağlıyor, birisi gazete okuyor, sonra bu insanlar hepsi bir anda polis oldular, ve beni aldılar, kendimi hapishanede buldum. Beklediğimden çok zordu, çok daha zordu. Üzgünüm ama Nazım Hikmet’in şiirleri o noktada bana yardımcı olmadı. Tecritteydim. 90-gün yasasına göre içeri alınmıştım. Avukata, ailenize, mahkemeye erişemeden 90 gün boyunca sizi tutuyorlar. 90 günün sonunda serbest bırakıldım, bana saatimi, ayakkabı bağlarımı, kravatımı geri verdiler, binadan çıktım. Ama caddeye ulaşmadan beni yeniden tutukladılar. Ne kadar süreceğini bilmiyordum. Çok zordu. Toplam 168 gün kaldım. İkinci defasında bıraktıklarında öyle coşkuluydum ki, hapishaneden 10 km koştum ve kendimi üzerimde elbiselerle dalgalara bıraktım. Belki iyi görünüyordum ama içimde birşeyler fena halde zarar görmüştü. 2 yıl sonra yeniden tutuklandım.

Bu kez ne oldu?

Bu kez, uykusuz bırakma yöntemini uyguladılar. Sorgu odasındayım. 10 dakika boyunca masaya vuruyorlar, bum bum bum, korkunç bir gürültü çıkartıyorlar, sonra 10 dakika tamamen sessizlik. Yeniden gürültü, yeniden sessizlik... Bu böyle devam ediyordu... Gece de.. Ve gerçekten neredeyse ayakta uyuyordum, direncimin kırıldığını farkediyordum. Sonunda çöktüm, sandalyeden düştüm. Ayakkabıları görüyordum. Siyah ve kahverengi ayakkabılar. Üzerime su dökülüyordu , Ben gözümü kapatıyordum onlar açıyordu. Sandalyeye oturttular ben yine düştüm. Hayatımın en kötü anlarıydı.

Tüm bu süreç sizi politik olarak daha mı keskinleştirdi, daha mı militan oldunuz?

Daha güçlü olmadım, daha zayıf oldum. Her tecritten sonra daha zayıf düşüyorsunuz. Öte yandan apartheid korkunçtu, adaletsiz haksız, insafsızdı, insanları en temel haklarından çok açık şekilde mahrum bırakıyordu. Militanlık toplumdaki bu derin adaletsizlikten geldi. Onur meselesiydi, adalet meselesiydi. İnsan dayanışması kendi içinde bir güçtü. Beraber direniyorduk, apartheid’ı parçalıyorduk, etkileşimi, insanî sıcaklığı hissediyorduk, Afrikalılarla birlikte çalışmak benim için özellikle değerliydi. Beyaz tenimden dışarı çıkmak, açılmak, bir insan olarak daha açık olmak.

Neden ülkeyi terkettiniz?

Güney Afrika’da herhangi bir şekilde yaşamak mümkün değildi. Çok ağır yasaklar vardı. Avukat olarak çalışmam çok zordu. Ya tam olarak yeraltına inecektim ya da ülkeyi terk edecektim, tamamen yeraltına girecek kadar gücüm yoktu, tecritin etkileri nedeniyle zayıftım. 31 yaşında Londra’ya gittim.

Orada ne yaptınız?

Sussex üniversitesinde doktora yaptım. Üniversitede ders verdim. Mozambik diktatörlükten kurtulup özgür olunca 1977’de oraya gittim. Orada toprağa dokunduğum andan itibaren olmak istediğim yer orasıydı biliyordum, yeniden Güney Afrika’daydım. Mozambik’te 11 yıl geçirdim. Mozambik devrimi bir zaferdi ve bana cesaretimi yeniden verdi. Ama maalesef bunu sürdüremedi, muhalefet için alan yoktu.

Kolunuzu nasıl kaybettiniz?

Birgün sahile gidiyordum binadan çıktım, arabama doğru yürüdüm ve... Bum! Ne olduğunu anlamadım. Sonra hastanedeydim. Karanlıkta bir ses duydum “Albie burası Maputo hastanesi. Kolun fena durumda, cesaretle yüzleşmelisin” diyordu. “Ne oldu” dedim, “Arabana bomba konmuş” dedi. Yeniden bayıldım ama bir mutluluk duygusuyla, çünkü hayatta kalabilmiştim. Mücadeleye katıldığınızda, her gün “Beni almaya gelecekler mi, cesur olabilecek miyim, üstesinden gelecek miyim” diye düşünürsünüz. Bana da gelmişlerdi ve ben hayatta kalabilmiştim. Saatimi, imzamı kaybetmiştim ama korkumu da kaybetmiştim. Cezaevinden sonra yerleşmiş olan hüzün de gitti üzerimden. Daha iyi olacağımı da biliyordum. Ve hayatım o andan itibaren daha neşeli keyifli oldu.

Güney Afrika’da barış nasıl sağlandı?

Onyıllar süren bir mücadele, uluslararası yaptırımlar.. Varolan rejime arka çıkacak önemli bir siyah lider bulamadılar. Birkaç yıl daha geciktirebilirlerdi belki, ama o zaman ülke tamamen çökecekti. AUK tarafında biz ise savaşmaya devam edebilirdik, sonunda da kazanabilirdik ama o zaman mahvolmuş bir ülke devralacaktık. Liderlik sadece binaları ayakta duran değil, bir zamanlar düşman olan insanların beraber gayret gösterebileceği ve paylaşabileceği bir ülke istiyordu. Hayalimiz hep buydu.

Ülkeye ne zaman döndünüz?

1990’da Güney Afrika’ya dönmemize izin çıkmıştı. Zambiya’da bir konferanstaydım. Ülkeye geri döneceğim ama uçaklar dolu. 24 yıl 3 ay bunun için beklemişsiniz ama bilet yok. Sonra bir şekilde gittim.. Uçak Johannesburg’un üzerinden uçarken bakıyordum, kuzeyde güzel mahalleler, ağaçlar, yüzme havuzları. sonra siyahların oturduğu gecekondular. Apartheid’i yukardan uçaktan görebiliyorsun.

Eve varışınız?

Geceyi Johannesburg’da geçirdim. Sonraki gün Capetown’a gittim, annem oradaydı, mücadeleden insanlar vardı, şarkılar söylüyorlardı, özgürlük şarkıları. Annemi kucakladım. Bir çay içtim. Sonra anneme dedim ki “Kusura bakma anne, ben tırmanmaya gidiyorum”. Önceden her pazar günü dağa tırmanırdım, o zaman 2 kolum vardı, oldukça iyi bir kaya tırmanıcısıydım, polis takip ediyorsa aşağı bakıp görebilirdim, böylece her Pazar beş saat özgür oluyordum. Eve döndüğümde hep o dağa yeniden tırmanmak istemiştim.

Bir zafer duygusu var mıydı?

Bir zafer vardı, değerlerin, idealizmin inancın zaferi. Bu muazzam bir şeydi. Benim duygusal tepkim yumuşak intikamdı. Bomba olayından sonra hastanede yatarken, bir arkadaşımdan bir not gelmişti “Üzülme Yoldaş Albie, intikamını alacağız” diye. Kendi kendime “Ne demek istiyor, Kolları mı keseceğiz ” dedim. Daha sonra bu deneyimle ilgili yazarken, “Güney Afrika’da demokrasi ve adalete sahip olursak , bu benim yumuşak intikamım olacak , kolumda güller ve nilüferler yeşerecek” dedim. Yumuşak intikam sert olandan çok daha güçlü, Sert intikam, o işi yapanlarla aynı seviyede yaşadığınız manasına gelir. Yumuşak intikam, idealizmin, hedeflerinizin sahip olduğunuz vizyonun zaferidir. İnsanları kucaklar, başka insanların içlerindeki insanlığı bulmaları konusunda cesaretlendirir.

Sizi öldürmek isteyen adamla karşılaştığınızda ne yaptınız?

Bir gün Anayasa Mahkemesi’nde yargıçken telefonum çaldı. “Henri geldi” diyorlardı, “Gönderin” dedim. Kalbim küt küt atıyordu. Suikast girişiminin arkasındakilerden birisi olduğunu söyledi. Hakikat Komisyonu’na gidecekti. Kapıyı açtım, o bana bakıyordu ben ona. Ben onun gözlerinde “bu öldürmeye çalıştığım adam” dediğini görüyordum, ben de “Bu, beni öldürmeye çalışan adam” diye bakıyordum. Benim odamda konuştuk konuştuk konuştuk... Ayrılırken dedim ki “Ben normal olarak güle güle derken insanların ellerini sıkarım, ama seninkini sıkamam, Hakikat Komisyonu’na git belki birgün yeniden karşılaşırız. Kim bilir”...

Sizden özür diledi mi?

Hayır iyi ki dilemedi. Birisine nasıl “Üzgünüm, sizi kolunuzdan ettim” dersiniz. Bu anlamsız. Önemli olan hakikat komisyonuna gitmesi, herşeyi anlatmasıydı. Sadece benimle ilgili değil, diğerleriyle ilgili şeyleri de anlatması ve tarihi yeniden yazma sürecinin bir parçası olmasıydı. Aylar sonra bir partideydim, birisinin “Albie” dediğini duydum. Henri’ydi, bir köşeye gittik, konuştuk. “Yüzünde gerçekleri görüyorum” dedim, elini sıktım, neredeyse uçarak gitti. Daha sonra, partiden hemen ayrıldığını ve iki hafta boyunca evinde ağladığını duydum. Bu beni çok etkiledi. Bu, benim için onu hapishaneye göndermekten daha önemliydi. Bu öyle derin birşey ki, insanlığımızı buluyoruz. Henri, benim arkadaşım değil, ona “Hadi sinemaya gidelim” demem ama otobüste yanıma oturursa, “Nasıl gidiyor” diye sorarım.

Gerillanın emekli maaşı önemli

Güney Afrika’da gerilla ne zaman silah bıraktı?

Afrika Ulusal Kongre’sinin silahlı kanadı, devletle müzakerelere şüpheyle yaklaşıyordu: “Oy hakkımız yok, ekonomik gücümüz yok, ülkede egemen olan onlar. Ve siz bizden savaşmak için elimizdeki tek şeyi, silahı bırakmamızı istiyorsunuz!” diyorlardı. Rejim ise “Müzakerelerin amacı çatışmaları durdurmak. İnsanlar ölürken asla bir ulusumuz, anayasamız olamaz” diyordu. İlk adım ateşkesti. Gerilla silahı bırakmadı ama kullanmadı da. Bu konuda çok kesin kurallar kondu. Tutukluların salınması, sürgünlerin dönüşü ve siyasi faaliyet konusunda anlaşıldı. Bir sonraki adım, silahların kontrolü oldu. Silahlı kanat, silahları kasa adı verilen yerlere bırakmayı kabul etti. Silahlar belli yerlere saklandı, sadece üst düzey komutanlar bu yerleri biliyordu. Biz Britanya hükümetini de IRA’dan silah bırakmasında ısrarcı olmaması yönünde teşvik ettik. Onlar da benzer bir sistem kurdular. Silahların kullanılmadığını görmek için izleme komitesi oluşturdular. Temel ilke adım adım yapmak. Savaşanların psikolojisini anlamak zorundayız.

Nedir o psikoloji?

“Tek savunmam silahım. Bu sadece siyasi bir koz değil, benim onurum, kendimi savunma imkanım.” O halde süreç “tamam silahımı bırakmıyorum ama kullanmıyorum” diye başlamalı. Sonra “Tamam silahımı artık kullanmıyorum ve taşımıyorum” olmalı.

Yeni rejim kurulduğunda eskiden silahla mücadele edenler ne yaptı?

Sayıları binlerceydi. Yüzde 25-30’u yeni orduda asker oldu. Şu anda Güney Afrika Savunma Kuvvetlerinin tüm liderleri eski gerillalar. Bir kısmı istihbarat, güvenlik servislerinde çalışmaya başladı. Oldukça az bir kısmı üniversiteye gitti, bazıları yeni yönetimde, hükümette farklı seviyelerde görev aldı. Ama çoğu iyi bir geçiş yapamadı. Bir miktar para verilmişti, çoğu bu parayı hemen harcadı. Para kullanmayı bilmiyorlardı çünkü. Bazıları çeteci oldu, çoğu değil bazıları. Onlar da bir anlamda aynı yolda devam etmiş oldu, banka soygunları vb. Tamamının emekli maaşı var; bu, hayata devam etmek için çok önemli. Ve şimdi o kuşağa özel ihtimam gösteriliyor, sağlıkları için bir yapı kuruldu.

Peki. beyazlar önceden terörist dedikleri kişilerin, ordunun, hükümetin başına gelmesini nasıl kabullendi?

Pek çok şey birarada oldu. Güney Afrika’da bir numaralı terörist Mandela’ydı. Şimdi insanlar buna “Ne? İmkansız!” diyor. Ama gerçekten bir zamanlar teröristbaşı olarak görülüyordu. Bu geçişte onun tarzının, yücegönüllü halinin önemli olduğunu düşünüyorum. Mandela gardiyanlığını yapan askerlerle bile iletişimini sürdürdü. Sadece o da değil, çoğu kişi böyle yaptı. Bir zamanlar terörist diye görülen kişilerin davranışları, insanlıklarını göstermesi açısından çok önemli. Sadece ‘barışa inanıyorum’ demek değil bunu davranışlarla ortaya koymak...

Hakikat komisyonlarının rolü ne oldu?

Bu komisyonların rolü çok büyük oldu. Sanırım apartheid’i destekleyen insanlar için, onların adına neler yapıldığını dinlemeleri önemliydi. Ve bunu kurbanlardan değil yapanlardan duyuyorlardı. “Bir insan başka bir insana bunu nasıl yapabilir?”, temel soru buydu. Böylece teröristler ve teröristlerden korkanlar arasında değil de insanlar arasında bir ilişki kurulmuş oldu.

Johannesburg'da 4 numara diye bir cezaevi varmış. Orası sonra ne oldu?

Eski Fort Cezaevi... Çok kötü şöhretli bir yerdi. Oranın da en kötü şöhretli kısmı 4 numaralı bölümdü, siyah erkeklerin tutulduğu bölüm. Hakkında yazılmış şarkılar bile var. Herkes orayı 4 numara diye bilirdi, hâlâ da öyle biliniyor. Şimdi müze olarak korunuyor. Anayasa Mahkemesi binasını da Eski Fort Cezaevi'nin tam kalbine yapmaya karar verdik. Amaç yan yana duran binalarda olumsuzluktan olumluya yolcuyu göstermek. Acı ve baskıdan, adalet ve özgürlüğe yolculuğu...

68’de bir Kürtle karşılaşmıştım

Kürt hareketinden kimseyi tanıyor musunuz?

Hayır. 1968’de İsveç’te Af Örgütü’nün bir konferansındaydım. Bir Kürt de oradaydı. Türkiye’den mi, Irak ya da İran’dan mı bilmiyorum. Çok yalnızdı. Kimse onunla ilgilenmiyordu. Onun bir açıklama yapmasına yardımcı oldum. Hepsi bu. Üzerinden 40 yıldan fazla geçti. Hâlâ her üç ülkede de bombalar patlıyor, insanlar birbirini öldürüyor. Ben insan zekasına ve yaratıcı gücüne inanıyorum. Bir yol bulunamaz mı buradan çıkmak için. Biz Güney Afrika’da imkânsızı yaptık, kimse bize şans vermiyordu. 300 yıllık beyaz egemenliği ve apartheid rejimi altında onyıllarca süren korkunç baskı dolu, suikastlar, işkenceler, gaddarlıklar... İnsanlar, beyazlar karşısında ne şansı var ki dediler. Sonuçta birbirinin gözünün içine bakabilmek, oradaki insanı keşfetmek ve uzlaşmanın uygun yollarını bulmak... Biz yaptık. Eminim ki, bu bölgenin insanları da bir yol bulabilirler.

PKK’ye bir tavsiyeniz var mı?

Biz tavsiye veren bir kültürden gelmiyoruz. Onlar savaşan, hayatını ortaya koyan insanlar... Ama deneyimimizi aktarabiliriz. Müzakerelerle, silahla kazanacağımızdan daha çok kazanabileceğimiz bir noktaya ulaşmıştık, müzakere ettik. Bu, bir anda silahları bırakmak değildi, adım adım yaptık, güven kurduk. Ve sonunda temel hedefimize ulaştık. Her istediğimizi değil, hemen değil. Ama temelde saygın bir toplum, iyi bir anayasa ve onur, bunlara ulaştık...
---------------------------------

Röportaj: TUĞBA TEKEREK

Taraf, 16.10.2011



1436 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
ÇOĞULCU TV
adigebze I-II
Nükte!

KISSADAN HİSSE

-Moğollar Buhara’yı kuşattıklarında, uzun süre şehri teslim alamadılar. Cengiz Han Buhara halkına bir haber gönderdi: Silahlarını bırakıp bize teslim olanlar güven içinde olacaklar, ama bize direnenlere asla eman vermeyeceğiz.

-Müslümanlar İki gurup oldu: Bir gurup; asla teslim olmayalım, ölürsek şehit, kalırsak Gazi olur, Şeref’imizle yaşarız dediler. Öbür gurup ise; kan dökülmesine sebep olmayalım, sulh iyidir, hem silah, hem de sayı olarak onlardan azız, gücümüz onlara yetmez, dediler ve teslim oldular.

-Cengiz Han, silah bırakanlara; teslim olmayanlara karşı bize yardımcı olun, galib geldiğimizde şehrin yönetimini size bırakalım dedi. Böylece İki müslüman gurup savaşmaya başladılar. Moğollar’ın da yardımı ile, teslim olanlar galib geldi. Savaştan sonra Cengiz Han teslim olanların silahlarının alınmasını ve kafalarının kesilmesini emretti. Sonra meşhur sözünü söyledi: “Eğer güvenilir olsalardı, bizim için kardeşleri ile savaşmazlardı. Kardeşlerine bunu yapanlar, yarın da bize yapar.”

 

Site İçi Arama

 

Google Site

 

Üyelik Girişi