• https://www.facebook.com/%C3%87erkes-Haklari-Inisiyatifi-1720870914808523/
  • https://twitter.com/CerkesHaklari
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam176
Toplam Ziyaret607119
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.68495.7077
Euro6.28036.3054
Semerkew
16 Soru: Demokratik Açılım ve Kardeşlik Projesinin Kazançları

Önder Aytaç

Demokrasilerde güvenlik algısından söz ederken, kanımızca soru ve cevap yöntemi ile konuyu ele almak, konunun içinde dağılmamak ve asli konuya odaklanmak için oldukça önemlidir. Biz de bu anlatımımızın içinde, öncelikle konumuz açısından sorular soracak, sonra da sorduğumuz soruların yanıtlarını vermeye çalışacağız.

1) Kürt açılımı, demokratik açılım, milli birlik ve kardeşlik projesi… İsimler muhtelif. Önce bu sürecin adını koyalım. Bu sürecin adı nedir? Ne olmalı?

Sürecin adını koyan siyasi irade; ‘Demokratik Açılım ve Kürt Sorunu’ şeklinde ifade etti. Ama keşke daha kapsamlı, kavrayıcı, kucaklayıcı, insanları ürkütmeyen bir söylem geliştirilseydi. Ya da üst kavram yerine karınca gibi küçük küçük adımlar atılarak tanımlama yapılsaydı. Ceberut devlet memurundan kurtulma açılımı, doğuyu devlet memuruna sürgün yeri göstermekten kurtulma açılımı, Ergenekon ile sonuna kadar mücadele açılımı, üretime katkı açılımı, el emeğini değerlendirme açılımı, devletin şeffaflaşması açılımı, güvenlik güçlerinin yaptığı her eylem ve işlemden hesap vermesi açılımı, bütün güvenlik personelinin bağımsız sivil mahkemelerde yargılanması açılımı, yargının hızlı çabuk ve ucuz işlemesi açılımı, eğitim açılımı, fırsat açılımı gibi alt başlıklar halinde sorun yumağı dev gibi hale getirilmesindense, küçük küçük adımlarla –labirentin içine doğru yolda serpiştirilen şekerli su damlaları gibi- yola devam edilseydi.

2) Önce Cumhurbaşkanı Abdullah Gül geçtiğimiz yıl mart ayında “çok yakında güzel şeyler olacak” dedi. Arkasından Temmuz ayında hükümet açılım sürecini başlattı. Sizce demokratik demokratik açılım doğru yerden mi başladı?

Hayır başlamadı. Öncelikle kanımca askeriye ağırlıklı MİT Müsteşarlığı devletin zirvesi olan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü bu konuya ikna etti. Derin devleti ve güvenlik bürokrasisini çok iyi tanımayan Abdullah Gül, bu söyleme çok çabuk inandı. Sonrasında da, bu erken doğuma neden olacak sorunsalı hükümete pasladı. Cumhurbaşkanından gelen bu açılım önerisini kabul etmek zorunda kalan Başbakan Erdoğan ve hükümeti, Sn. Gül’e yakınlığı da bilinen içişleri bakanı Prof. Beşir Atalay’a açılımın koordinasyonu görevini verdi ki; Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergun bile açılımla ilgili başlangıçta bazı sunumlar ve anlatımlar yaptıysa da sonradan geri çekilerek, koordinasyon bütünüyle Sn. Beşir Atalay’a bırakıldı. Ancak bu konu ile ilgili hükümetin kanımca hazırlığı yoktu ve hiçbir ön çalışma da söz konusu değildi. Yine askeri bürokrasiyi çok tanımayan ve onlara karşı da tırsık hareket etmeyi içselleşmiş bir pratik uygulama haline getiren sivil yapının, demokratik açılım ile ilgili somut çözüm önerileri getirebilmeleri de çok kolay değildi. Bu bağlamda, kanımca demokratik açılım doğru yerden başlamadı ve hele ki Mahmur ve Kandil’den gelenlerin gerilla kıyafetleri içinde olmaları ve Silopi de o kadar insanın toplanacağının devletin istihbarat birimlerince önceden öngörülememesi ve buna neden olan istihbarat birimlerinden hiçbir hesabın sorulmaması da, açılımın Türklerin yoğun olduğu batıdaki il merkezlerinde, şüphe ve endişe ile karşılanmasına neden oldu.

3) Demokratik açılımın zamanlaması doğru mu?

Sn. Başbakanın; ‘iktidardan düşmek pahasına da olsa bu projeyi gerçekleştirmek için çalışacağım’ dedi. 25 yılda sorun haline gelen ve çözümsüzlük sarmalında sorunun devamından inanılmaz rant elde eden derin yapıların da, bu sorunun çözülmemesini arzulaması söz konusu. Özal’ın güvercin yaklaşımı ile sorunun çözümü için adım atması sonucunda Eşref Bitlis’in öldürülmesi ve kendisinin de uzun soluklu siyanür zehirlenmesine maruz kalması bilinen diğer gerçekler. Demirel’in İnönü ile ortak hükümet olduğu dönemde bu konuda bir adım atıp, sonradan komple çark etmesi de bir diğer olumsuz örnek. 2005 yılında Diyarbakır da ‘Kürt realitesini tanıyoruz’ diyen Başbakan Erdoğan’ın sonra dan mehter yürüyüşü şeklinde geri adımlar atması, sorunun kalıcılığı ve çözülmezliği ile ilgili gayret edenler açısından bir diğer köşe taşı zaman dilimi. O zaman ya sorun çözümsüz kalarak bu bölge derin yapıların trilyonlar kazandığı ve hukukun olmadığı bir derebeylik alanı / bölgesi olarak kalmaya devam edecek ve neredeyse yıllık Türkiye’nin bütçesinin yarıya yakını, burada terör bağlamında harcanacak ve hiçbir sorun çözümlenemeyecek ya da her ne bedel ödenirse ödensin somut adımlar atılarak Türkiye’nin önü açılacak ve artık Türkiye militari / polis devleti olmaktan kurtarılarak, daha çok özgürlük ve insan haklarının olduğu bir ülke durumuna gelecek. Bence geç kalmış bir adımdı. Keşke daha önceden yapılsaydı. Ancak geç olması da, hiç yapılmamasına göre gene de bir anlam ve değer ifade etmekte.

4) Demokratik açılımın koordinatör Bakanı olan İçişleri Bakanı Beşir Atalay açılım konusunda doğru bir tercih mi?

Bu sorunun yanıtı sanırım; ‘sussan gönül razı değil, söylesen tesiri yok’ şeklinde özetlenebilir. Sn. Atalay’ın sosyolog olması, akademisyenliği, sabırla her söylenileni dinlemesi, iyi niyetli olması ve saatlerce konuşmadan not alması, sorunun çözümlenmesi bağlamında önemli değerler ve girdiler. Ancak çok dar bir kadro ile çalışması, açılım paketini Polis Akademisi’nde açması, somut ve net çözüm önerileri getir(e)memesi, askeri vesayetten çok çabuk etkilenmesi, güvenlik bürokrasisini çok iyi tanımaması da handikapları. Bölgeyi ve sorunlarını çok iyi bilen kaymakam, emniyet müdürü ve valilerden istifade etmek yerine, kendi partisinin milletvekillerine bile demokratik açılımı açıklamakta zorlanması da çelişkilerden bazıları. Anadolu insanı söylem yerine, hemen ete kemiğe bürünmüş somut çözüm önerilerini görmeyi ve uygulamaya konulmasını arzulamakta.

5) Açılım sürecini bir komisyonun yürütmesi sürece bugünkünden daha fazla bir katkı sağlayabilir miydi?

Aslında bir konuyu komisyona havale etmek, Türkiye bağlamında çözümsüzlüğe ve savsaklamaya neden olmak ile doğru orantılı bir durum. Görüşülen bütün STK’lar ve kanat liderleri, iş dünyası, sendikalar ve siyasi parti temsilcileri sonrasında toplanılan öneri ve temenniler azımsanmayacak kadar çok. Eğer her toplanılan rapordan yalnızca en önemli olan birer tane çözüme yönelik paragraf alınacak olsa ve alt alta da bu paragraflar yazılsa, sanıyorum kolaylıkla bin paragraflık çözüme dönük bir rapor hazırlanmış olur. Bu bin maddeden beyin fırtınası yapılarak ilk yüz tanesi alt alta sıralansa ve uygulamaya koyulacak olsa, kanımca ilk elliye gelmeden demokratik açılım ve Kürt sorunu çözümlenmiş olur ki; öyleyse karamsarlığa düşülmemesinde yarar vardır.

6) Asker açılımı gerçekten de destekliyor mu? MGK’da açılımın bir devlet politikası olduğuna vurgu yapılıyor. Asker Eski Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın meşhur deyimi ile süreci sözde mi destekliyor yoksa özde mi?

Bence asker demokratik açılımın içinde ve fakat başında değil. Askerin ama sözde ama özde destek olması elbette önemli, ama 25 yılda sorun yumağı haline gelen bu süreçte, sıkıyönetim ve olağanüstü hal uygulamaları ile orada güvenlik bürokrasisi bağlamında dayatılan sözde çözüm önerileri hiçbir işe yaramadığı gibi, sorunu daha da kaotik hale getirdi mi diye de düşünerek beyin jimnastiği yapılabilir. Asker kendi çözüm yolları ile yola devam edilmesini, olağanüstü hal uygulamalarının sürekliliğini, gözaltı sürelerinin artırılmasını, insan hakları ihlallerinin tolere edilebilirliğini arzulamakta. Ancak siyasi iradenin kararlılığı, oraya gönderilen valinin, emniyetçinin, doktorun, ebenin, öğretmenin ayrıştırıcı değil, kucaklayıcı insanlar olması ve ceberut devlet anlayışını değil, yurttaş merkezli devlet anlayışını pekiştirici davranışlar içinde bulunması ve buna kararlılıkla devam etmesi, kalıcı ve net çözümün belki de tek anahtarı. Hem Yaşar Büyükanıt, hem de İlker Başbuğ, ‘terörle mücadelenin yalnızca askeri tedbirlerle ve yöntemlerle çözülemeyeceğini’ ifade ederek, sosyal, kültürel, ekonomik adımların da atılmasını gerekliliğine parmak bastılar ki, son dönemlerde hükümetin çalışmaları da bütünüyle bu yönde. O zaman askerin karşısında olmadığı ve bütün toplum katmanlarının sorunun halledilmesine katıldığı bir sürecin adımlarının atılması ‘olmazsa olmaz’ bir çözüm yöntemi. Asker içinde olmalı, karşı olmamalı, gölge etmemeli ve zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı olmalı.

7) Türkiye 2009 Temmuz ayından bu yana açılımı konuşuyor. Ama ortada açılımın içeriği ile ilgili somut çözüm önerileri yok. En azından kamuoyuna yansıyan bu. Muhalefet de açılım sürecini eleştirirken bu konuya sıklıkla vurgu yapıyor. Demokratik açılımın içinde ne gibi somut öneriler var? Bugüne kadar hangi çözüm önerileri ortaya konuldu?

Demokratik Açılımın mimarı bağlamındaki kişiler ve bu konuda konuşmasına onay verilenler; İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ ve Suat Kılıç, Adana Milletvekili Ömer Çelik ve Milli Eğitim Eski Bakanı Hüseyin Çelik’tir.

Demokratik açılıma göre; "demokratikleşme; terörün, etnik milliyetçiliğin ve her türlü ve her türden ayrımcılığın panzehiri olarak görülmekte. Hangi kökenden olursa olsun ve toprakların hangi köşesinde yaşarsa yaşasın herkesin kendini ülkemizin eşit ve özgür vatandaşları olarak hissetmesi en temel yaklaşım.’’

Demokratik açılıma göre; farklılıklar bir zaaf olarak değil, milletin zenginliği olarak görülmekte. Birlik ve kardeşliğimizi güçlendirmek, farklılıkları yok saymaktan değil, saygı göstermekten geçer. Bir milli birlik ve kardeşlik projesi olan demokratik açılım süreci ile demokrasinin standartları yükseltilerek, terör, insanımız ve devletimiz için bir tehdit olmaktan çıkarılacaktır deniliyor. AK parti başlangıçta demokratik açılım ve Kürt sorunu bağlamında somut bir belge ya da yol haritası çizmese de, daha sonraki süreç içerisinde; İçişleri Bakanı Beşir Atalay projenin içini her geçen gün daha da fazla dolduran bir planı sunar duruma gelmiştir.

Buna göre; çeşitli sebeplerle isimleri değiştirilen yerleşim birimlerine, yerel talep olması halinde, mevzuat hükümlerine uygun olarak eski isimlerinin verilebilmesine imkan sağlanacak. Siyasi partiler hukukunun alanının genişletilmesi, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün gereği olan siyasi propaganda hakkının önündeki yasal engellerin kaldırılması, siyasi partilerin seçim çalışmalarında vatandaşların kullandıkları farklı dil ve lehçelerde onlara seslenebilme imkânı verecek düzenlemeler yapılacak. Olağanüstü hale son verilmesi, uluslararası aktif siyaset sayesinde terörün beslendiği kaynakların kesilmesi, ekonomik ve sosyal adaletsizliklerin giderilmesi, ülke sınırları içerisinde kim olursa olsun, herkesin eşit olduğu bir sistemin kurulması ile yeni bir ikilimin oluşturulması arzulanmakta. TRT-6’nın yayına girmesi, işkence ve kötü muameleye sıfır tolerans ile yaklaşılması ve cezalarının arttırılması söz konusu. Yine köye dönüş ve iyileştirme projeleri ile terör örgütünün istismar ettiği tüm hususlarda açılım gerçekleştirilmekte. Tutuklu ve hükümlülerin ana dillerinde yakınlarıyla görüşmesi de açılımın bir diğer önemli ayağı. Bağımsız bir ayrımcılık komisyonu kurularak, negatif ayrımcılıkla ilgili her türlü şikayet, hemen çözüme kavuşturulacak. Yine tesis edilecek bağımsız kolluk şikayet mekanizması ile de, bir yandan işkencenin önlenmesine, diğer yandan da güvenlik güçlerinin haksız yere eleştirilmesinin önüne geçilecek. Sn. Atalay’a göre; yukarıda saydıklarımız nihai maddeler değil ve demokratik açılım da ucu kapalı bir paket değil. Bir diğer anlatımla, bu süreç, sürekli eklenerek ve geliştirerek arttırılacak dinamik bir dönüşüm. Bu nedenle de mevcut Anayasa, her açıdan toplumun gerisinde kaldı ise, millet bu anayasayı hak etmiyor ise, Anayasa bağlamında da referandum sistematiği ile halkın da desteği ve katılımıyla Anayasal değişimler de gündemde yerini alacak. Bu ifadeler ve yol haritası gerçekten de önemli olmakla birlikte, çok daha net ve somut adımların da atılması bir an önce yapılmalıdır.

8) Size göre demokratik açılım sürecinin başarıya ulaşabilmesi için açılım paketinin içinde neler olmalı?

Öncelikle, ayrımcılığı ve etnik milliyetçiliği öne çıkarmadan Kürt yurttaşların kültürel kimliklerinin korunması, geliştirilmesi ve seçimlerde serbest iradelerini özgürce kullanabilmeleri olmalı.

Bakan Çubukçu; ilköğretim okullarında ‘Andımız’ın okunmasını bir kere daha yeniden düşünmeli. Böylelikle, Kürt çocukları her sabah “Türküm” yalanı ile güne başlamaz. Yine “ne mutlu Türküm diyene” sözleri ile de kendileri ile çelişkiye düşmemiş olurlar. Türk çocukları da “varlığım, Türk varlığına armağan olsun” diyerek, küçük yaşlarında “faşizan” bir söylem ile büyütülmüş olmazlar. Atılacak bazı küçük adımlar ile yalnızca Kürtlerin değil, Türk olmayan ‘öteki’ yurttaşlarımızın da kendilerini sorgulamalarına son verilmesi sağlanılabilir.

Mahmur Kampı hemen boşaltılmalı. Yıllardır vatanlarından ve medeniyetten uzak kalmış bu insanlara, yeni yerleşim ve geçinme olanakları sağlanırsa, Kürtlerin devlete yeniden güven duymasının adımları atılır ve PKK’nin kullandığı; lojistik, insan ve propaganda kaynakları kendiliğinden azalır.

Güvenlik güçlerinin bölgede sürdürdüğü operasyonlar durdurulmalı. Böylelikle, Kürt açılımının başarısızlığını arzulayan derin güç odaklarının ellerindeki bir koz daha alınmış olacak. Devam eden her operasyon da askeri kayıplar arttıkça, Anadolu insanının barış açılımına tepkisi de artacak. Devletteki aklı-selimin ön plana çıkması için, kesinlikle silahların susması gereklidir. Kanımızca, “Kürt sorununu barışçıl yöntemlerle çözeceğiz’ söylemi ile ‘dağda tek terörist kalıncaya dek sürek avına devam edeceğiz” anlatımı arasında da tam bir çelişki söz konusu.

Medyada Kürtçe yayın için yapılan yeni yasal düzenlemeler, tam demokratik ve özgürlükçü olmalı. Kürtler kendilerinin; ‘süre, zaman, alt yazı, program içeriği gibi detaylarla’ sınırlan(dırıl)madığını görmeli.

Hükümet yetkilileri, konuşmalarına ‘kırmızı çizgileri’ hatırlatmakla başlamamalı.

Diyarbakır Cezaevini bir eğitim kampüsüne dönüştürmek yerine, burası yaşayan bir müze haline getirilmeli.

MEB’in verileri, bölgede eğitimin çok geri durumda olduğuna işaret etmekte. Derslik ihtiyacı ve daha nitelikli bir eğitim için, gerekli donatım bir an önce sağlanmalı. Öncelikle bölgede yeni yapılacak 200 ilköğretim okuluna gereksinim söz konusu.

Yasal / Anayasal değişik gerekmeksizin, MEB, Kürtçeyi de; takviyeli İngilizce, Drama, Futbol, Medya Okuması ve Bilişim dersleri gibi, seçmeli ders olarak müfredata yerleştirmeli.

AB Müktesebatı çerçevesinde yapılacak yasal değişikliklerle, yerel yönetimler güçlendirilmeli.

Apo’nun İmralı’daki yaşam koşulları; Uluslararası Af Örgütü ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun standartlarına göre belirlenmeli / ayarlanmalı. AB üyesi herhangi bir ülkenin, sıradan bir cezaevinin koşulları ile Apo’nun hücresi kıyaslandığında, ne bir eksiklik ne de abartılmış bir fazlalığı olmamalı.

Dağdakilerin onurları korunarak, bir teslim olma yasası değil, barış yasası çıkarılmalı. Dağdan inmek, birilerinin insafına ve merhametine değil, yasal güvenceye dayanmalı.

Hükümet yetkilileri ve bürokratlar, her platformda “Kürt” sözcüğünü rahatlıkla kullanmalı. AK Parti hükümeti yaptığı bu açılımdan dolayı, kuşkulu ve tedirgin davranan yeni gelin rolünü bırakmalı ve kendinden emin olmalı.

Hem ilk ve ortaöğretimde, hem de üniversitelerde okutulan tarih derslerinin müfredatı değiştirilmeli. Tarih dersleri, resmi ideolojinin dayatıldığı bir araç olmaktan çıkarılmalı ve bütün dünyada genel kabul gören tarih otoritelerinin doktrinlerine göre okutulmalı. Örneğin; internette Selahaddin Eyyubi’yle ilgili, İngilizce Vikipedia da Kürt olduğu yazılırken, bunun Türkçe çevirisinde Türkmen ya da Arap olduğu yazılmamalı.

Bürokrasi, yerel yönetimler ile barışmalı ve yerel düzeyde kentlerin alt yapı, ulaşım ve eğitim sorunlarının çözümünde, valiler ve kaymakamlar, belediyeler ile tam bir işbirliği sağlamalı.

Sorunun çözümü için tek Başbakan Erdoğan ve hükümet değil, Kürtlerin azımsanmayacak çoğunlukta oyunu alan DTP de ve hatta CHP ve MHP de çalışmalara katılmalı.

Kürt dili ve kimliği ile ilgili yenilikler sağlanmalı.

Kürtlerin eşit ve özgür bireyler olarak demokratik bir Türkiye’de gönüllü yaşamalarını sağlayacak önlem ve açılımlar ile PKK’yi silahsızlandırma çabaları farklı farklı ele alınmalı ve değerlendirilmeli.

PKK sorununu tek DBP ve Kandil ile görüşerek çözümlenecek mi yoksa İmralı bütün çözümlere ayak direyerek, sorunu çözümsüzlüğe mi kilitleyecek değerlendirmesi net yapılmalı ve isteyerek veya istemeden, açıktan ya da gizliden İmralı’nın kişisel talepleri karşılama ve egosunu tatmin etmekle ya da bütünüyle onun ortadan kaldırıldığı bir çözüm yöntemi ile mi yola devam edilmelinin beyin fırtınaları yapılmalı.

Demokratik açılım için; Anadolu’nun kadim halklarından birisi olan Kürtlerin, gerçekten kardeşlik esaslarına dayandığına onları inandıracağımız, birlikte yaşama irademizin koşulları olan kültürel, ekonomik ve siyasi özgürleşmelerinin geciktirmeden sağlanması.

PKK sorununun çözümü bağlamında, demokratik sivil bir anayasa, yeni bir partiler yasası ve seçim barajının düşürülmesi gibi demokratik adımlarla zenginleştirilmesi.

9) TRT Şeş, demokratik açılım sürecinde atılan en somut adımlardan birisi. O da daha açılım süreci başlamadan uygulamaya geçti. 1 Ocak 2010 tarihinde de 1. yılını kutladı. TRT Şeş’in açılıma nasıl bir katkısı oldu? Ya da oldu mu?

Demokratik Açılım sürecinin ilk adımı TRT Şeş'le atıldı. Bu durum önemli ve tarihi bir adım. 85 yıllık devlet politikasında köklü bir değişime gidildi. Bu da fazla gerginlik yaratılmadan başarıldı. Bu karar, siyasal iktidar açısından da riskliydi. Böylesine önemli adımların bedeli ağır olabilirdi ve biraz öyle de oldu. AK Parti Güneydoğu'dan beklediği oyu alamadığı gibi ülkenin kıyılarında da oy kaybetti.

TRT yönetimi açısından da bu adım zor bir işti. Çünkü TRT teknik olarak yeterli olabilirdi ama uzun yıllar yasaklı olan bir dilde yayın yapmak, bir televizyon dili oluşturmak, kadro bulmak hiç de kolay değildi. Ama TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin ve ekibi kısa sürede bu zor işi başararak önemli bir çabaya imza attı. Ve ortaya eleştirilse de eli yüzü düzgün izlenebilir bir televizyon çıktı. Ama bu başarı ne yazık ki uzun sürmedi ve bu başarı öyküsü, klasik devlet televizyonundaki bürokrasinin esiri oldu. Sonra da fokurdamalar başladı. İlk patlak TRT Şeş'in en popüler ismi Rojin'in kanalı bırakmasıyla oldu. TRT Şeş de kurum içi gerginlik giderek arttı. Ve programlar kalite kaybetmeye, getirilen öneriler de sumen altı edilmeye başlandı.

Eh bu kadarı da yeter, “Kürtlere bir kanal açmışsın kendi dillerinde, daha ne isterler diyorsanız”, tedavülden kalktınız demektir. Bu dedikleriniz on yıl önce olsaydı olabilirdi. Ancak bu gün Kürtlerin uydu kanallarından izleyebilecekleri, Kürtçe yayın yapan, en az on kanal var. Hayır, diğerlerinden farklı olarak, bu kanal her evden uydusuz, antensiz, doğu ve güneydoğudaki valilerimizin kurdukları vericilerle rahatlıkla izlenebiliyor olmalılar ki; şu anda net olarak her yerden izlenilemediğini ben de söyleyebilirim. ‘Alternatifleri yok, elleri mahkum bizi izleyecekler’ diyerek işin içinden çıkamayız. Çünkü neredeyse artık her evde receiver var ve insanlar seçici davranıyorlar. Geçenlerde Taraf’dan Yasemin Çongar’a yazan bir okur; “ben on yıldır Kürtçe televizyon izliyorum” diyordu. Yani yaptığınızı başıma kalkmayın, bir albenisi de olmalı bu kanalın, vatandaşın TRT-Şeş’i diğer Kürtçe kanallara göre tercih etmesi için, kesinlikle bu kanalın artı değerleri / nedenleri de olmalı. Tamam, Roj TV halkın değil, bir ideolojinin kanalı ve yayınlarının %70’i de zaten Kürtçenin dışındaki dillerde. Ancak İbrahim Şahin ve diğer yetkililer Kürtçe yayın yapan öteki kanalları izleyerek, kendi yayın akışlarını ve kalitelerini sanki yeniden düzenlemeliler.

‘Ya amaaan, Kürde bir vermişiz iki isteyecek”. Valla tanırız biz de bu Kürtleri, isterler doğrusu. Müzik eğlence yayınları isterler, çocuk programları isterler. Kültür, edebiyat hatta politika ağırlıklı yayınlar bile isterler. Yani TRT-1’in rekabet ortamında izlenebilmesi için neler yapıyorsanız,  Kürtçe tv için de aynısını isterler. Yani sadece Nilüfer Akbal ve Rojin ile yetinmezler. Üstelik bunun bir seçim yatırımı olduğunu savunanlar da yayınların böyle kadük kalmasını fırsat bilirler. Üçüncü dünya ülkeleri geleneği “kervan yolda dizilir”. Ancak bu gidişle bizim TRT-Şeş kervanı yolda darma dağınık olacak gibi duruyor’ diyenlerin de olduğunu görmezden gelemeyiz.

TRT 6 bir misyonla açıldı. O misyon da Kürtlerin gözünü boyayacak, onları kandırıp, bir süre sonra “bakın işte Kürtçe kanal açtık ta ne oldu, bu Kürtler bölücü kanalları izlemeye devam etmedi mi” argümanına dönüşmemeli, dönüşme hedefini gütmemeli. Hali hazırda TRT 6’te kullanılan dil yetersiz, programlar içerikten yoksun. Adeta her şeyin ucuzuna kaçılıyor. Yerel yayın yapan tv’lerden bile eleman toplasınız daha iyisini yaparlar. Yıllar öncesinin dizileri ve Türk filmlerini kötü bir Kürtçe çeviri ile ısıtıp, insanların önüne koymak, mahalle arası düğünlerde türkü çığıranları programlara çıkarmak televizyonculuk sayılmamalı. TRT 6’in toplumsal barışa hizmet etmek gibi bir misyonu olmalı. Bunun içinde yayınlar daha ciddi bir emek ve itina ile hazırlanmalı. Yurt dışında ve içinde Kürtçe müzik yapan çok sayıda sanatçı ve grup var. Bunların bir kısmı sadece Kürt değil, Türkler arasında da pek çok hayranı olacak kalitede eserler veriyorlar. Xêro Abbas, Mehmet Atlı, Aynur Doğan, Civan Haco, Mikail Aslan, Aram Tigran gibi sanatçılar, yalnızca örnek olarak sayılabilecek bazıları.

Onları ikna etmek, kazanmak, müziğimizi çeşitlendirip, zenginleştireceği gibi, Kürtlerle gönüllü birliktelik ve kardeşliğimizin de temellerini oluşturacaktır. Üstelik bunun sanılanın aksine çok zor olduğunu da sanmıyoruz. Bu konuda samimi, dürüst ve açık olmak, bu insanları yapacakları programlar konusunda özgür bırakıp, yaratıcılıklarını kullanmaları için önlerini açmak, onlara güvence vermek ve güvenmek fazlasıyla yeterli olacaktır. Bu kanalın mutfağında profesyonel bir ekip oluşturmak TRT için zor olmasa gerek.

Kürtçe tv için yapılacak yeni film ve programlar, Türkçe yayın yapan diğer devlet ve özel kanalların gıpta ile bakacağı, kanallarına transfer etmek isteyecekleri kalitede olmalı. Başta Fransa ve İsveç olmak üzer yurt dışında ve hatta yurt içinde İstanbul ve Diyarbakır da Kürt dili alanında araştırmalar yapan, Kürtçe kitaplar yazan pek çok yazar, çizer ve aydın var ve kanımızca bunlardan yeterince yararlanılamıyor. Evet PKK’nın bu konuda uyguladığı bir baskı ve Kürtçe kanala uyguladığı ambargo söz konusu. Ancak TRT yöneticilerinin de bunu kırmak için yeterince mücadele etmeleri gerekli. Son olarak bilboardlarda sergilenen onlarca TRT programı arasında TRT-6’e ait tek bir tanıtım bile neden yok? Yoksa bu da utangaç bir demokratik açılım şeklinde mi algılanıyor?

10) Kürtlerin demokratik açılıma bakışı nasıl? Demokratik açılım bölge halkına doğru anlatılabildi mi?

Demokratik açılım bağlamında, bizim de gittiğimiz ve anketlediğimiz illerden olan; Ağrı’da, Diyarbakır’da, Batman’da, Van’da, Kahraman Maraş’ta, Siirt’te, Gazi Antep’de, Şanlıurfa’da ve Malatya’da yaşayanlar, Sn. Atalay’ın koordinesinde atılacak somut adımların neler olacağını umut ve ümitle beklemekte. Onlara göre, hala insanların günlük hayatlarında hissedebilecekleri herhangi bir değişim yok. Ne kadar demokratik açılım desek de, bir türlü açamadık bizim şu militari demokrasinin ve polis devletinin önünü. Aslında 25 yılda sorunsal hale gelmiş problemin 1-2 yılda çözüme kavuşmasını beklemek de bir hayal olsa gerek. TSK dahil bütün kurumlarının tam uyum içinde olması sağlanırsa, 3-5 yıl içinde bazı temel çözümlemeleri görebiliriz.

Cezaevlerindeki hükümlülerin yakınlarıyla farklı dillerde konuşmasını sağlayan yönetmeliğin yürürlüğe girmesi, TRT-6’in yayına başlaması, şu anda özel televizyon ve radyolarda farklı dil ve lehçelerde 24 saat yayın yapılıyor olması, üniversiteler bünyesinde farklı dil ve lehçelerde enstitü araştırma merkezleri kurulması, taş atan çocukların çocuk mahkemelerinde yargılanmalarını sağlayacak düzenlemeler, yol kontrollerinin azaltılması ve yayla yasaklarının asgari düzeye indirilmesi amacıyla hazırlanan genelgeler elbette çok olumlu adımlar. Ancak ne yazık ki bütün bunlar ne birinci hedef olarak tespit ettiğiniz terörün sona erdirilmesi için, ne de ikinci hedefiniz olan demokratik standartların yükseltilmesi için yeterli değil. Kanımca biz hala sorunun etrafında dolaşıyor ve sanki hala bir türlü asıl yaraya parmak bas(a)mıyoruz.

11) DTP’nin kapatılması demokratik açılımı nasıl etkiledi?

DTP’yi kapatanlar, yarın da öyle ya da böyle AKP’yi de kesinlikle kapatmayı isteyecekler. Deniz Feneri ve bazı densiz çıkışlar yapan çakma AKP’lilerin söylemleri de şu an kaynatılan bir kazanın ateşlenmiş odunları durumunda. Kamuoyunda ki genel yargı; DTP’nin kapatılmasının hukuki açıdan doğru, siyasal açıdan ise yanlış bir karar olup, ülkede istikrarsızlığa neden olacağı endişesi. Biz ise bu konuda farklı düşünmekteyiz.

DTP’nin kapatılması hem hukuken hem de siyasi olarak yanlış. Bir siyasi partinin kapatılması hiçbir hukuki gerekçe ile açıklanamaz. Ancak kriminal gerekçeler, yani suça bulaşması aranılır. İspanya’daki Batisuna’nın kapatılmasına atıfta bulunuluyor. Oysa orada legal ve illegal örgütün işbirliği çok daha bariz ve somut delillerle kanıtlanıyor. Bizde ise bu konuda somut delil olarak, PKK ve DTP’nin aynı tabana hitap ettiği, Kürtler konusunda aynı politikaları savundukları ileri sürülebilir ki, bunlar da kapatılması için yeterli nedenler değil. Aynı tabana hitap edip, aynı kitleden beslendikleri ise ‘evet’ doğru. Çünkü çocuğunu veya bir başka yakınını PKK’ya kaptıran insanlar, elini kaptırıp kolunu kurtaramama durumunda kalıp, siyasi olarak da DTP’nin dümen suyuna girdiler. 12 Eylül’den itibaren, oğlu dağa giden, kızı veya kardeşi tutuklanan, köylerini terk etmek zorunda kalan insanlar, kalan mal varlıklarını da, bölgedeki hukuksuzluktan kaynaklı, hâkim karşısında kışladaki asker gibi tekmil vererek söz alan, ancak hiçbir savunma yapamayan avukat çetelerine kaptırıp, sonra da onların kurdukları partilerin bendeleri haline geldiler.

PKK ve DTP’nin siyasi uyuşmaları, onların ortak politikalarından değil. Nitekim parti programına bakıldığında HAKPAR’ın Kürtler için DTP’den çok daha ileri taleplerde bulunduğu görülür. DTP ve PKK’nin tek ve biricik ortak noktalarının; Kürtler konusunda hiçbir taleplerinin olmayışı ve tek önceliklerinin ‘Önder’lerinin yaşam koşulları olduğu görülür. Bizce de bir partiyi bu kadarlık bir talepden dolayı kapatmak, haksızlık ve hatta hukuksuzluktur.

DTP’ye, PKK’nin partiden sorumlu siyasi komiseri olarak katılan Emine Ayna; “DTP kapatılsa da, kapatılmasa da bu karar siyasi olacaktır” derken, restini çekiyor ve hatta tercihinin kapatılmasından yana olduğunu beyan ediyor. Yalnızca biz değil, anlaşılan kendi tapanları da, DTP’nin siyasi misyonunu, Kürtler için hiçbir şey talep etmeden ve yapmadan tamamladığı görüşünde. Baksanıza aynı Ayna; tabanlarının kendilerinden istifa edip dağa çıkmalarını istediğini de söylüyor. Tabanın bu talebi, Anadolu insanına özgü espri anlayışından kaynaklıdır. Yani taban “taleplerimin önünü kesme, yeter artık arkadaş, çık dağa da senden kurtulalım” demek istediğini Ayna anla(ya)mıyor. Zaten; “açılım İmralı ile İmralı’ya yaklaşım ile bitmiştir” diyen Ayna’nın sözleri bizce de, DTP’nin Kürtler için bittiğinin bir göstergesidir. Böylece her seçimde gündeme getirdikleri ünlü sloganları; “oyunu kendine ver, DTP’ye oy vermeyen Kürt değildir” yerine, “DTP’ye oy veren Kürt değildir sadece Apocudur” sloganına dönüştürüldü. Ancak Apoculuğu öyle basite indirgediğimiz de sanılmasın. Apo, modern çağın Hasan Sabbah’ıdır. İletişim çağını da çok iyi kullanarak kitlelere kolayca ulaşabiliyor ve biliyoruz ki yarın “hücre koşullarımı protesto için kendinizi yakın dese, en azından yüz –çocuk- kişi kendini yaktırır.” Acı ama gerçek. Ve ancak gerçekten demokratik ve özgür bir ülkede, Apo’nun maskesi düşürülerek, ‘derin’ kimlere nasıl hizmet etmekte olduğu gösterilebilir.

Tam da bu minvalde Fırat’ın batısında da, doğusuna eş güdümlü olarak bir hareketlilik yaşanıyor. Orduya dayanan CHP, iktidarın ihanetinden bahsedip, darbe davetiyesini halkın talebi diye çakıyor. Bundan çıkarılacak anlam ise şu; derinlerde bir yerlerde Apo’ya vaat ettiler; “PKK ve DTP kanalıyla ortalığı kan gölüne dönüştür. İktidarı, açıktan olmuyorsa, gizli darbeyle gönderelim. C(M)HP koalisyonunda geçen seferki idamın kaldırılması gibi sana başka kıyaklar yapalım. Ev hapsi ve sonrasında gelecek siyaset yapma hakkı gibi”

Ve hükümete düşenler: Atılan her adımdan sonra verilen tepkiye bakarak, mehter marşı eşliğinde iki ileri, bir geriye artık vakit yok. Üstelik açılım konusunda PKK’ye ve DTP’nin muadili olacak partiye de güvenemezsiniz. PKK dağdan inerse biteceğini biliyor. DTP’nin yerini alacak parti de tıpkı onun gibi, kitlesini provokatif eylemlerle tetikte tutmadıkça altından zeminin kayacağını görüyor. AK Partinin Güneydoğu’da aldığı her oy eğer Kürt oyları ise, rakibi zaten DTP’dir. O halde “durmak yok, demokratik açılıma devam.” Üstelik en acil olanlarından başlayarak. Parti kapatmayı zorlaştırarak, Kürtlerin en temel hakkı olan ana dilde eğitim hakkını onlara tanıyarak. Kürtlerin demokratik haklarını ne kadar genişletirseniz onların tabanlarını o kadar çok kendinize çekersiniz.

12) Önce açılım için yol haritası hazırladığı iddia edilen Öcalan’ın daha sonra açılıma karşı tavır almasının nedenleri neler? Demokratik açılımın başarıya ulaşması için gerekirse Öcalan’ın açılım için yol haritası hükümet tarafından dikkate alınmalı mı?

Demokratik açılımı gündeme getirdiğinden beri hükümetin başına gelmedik iş kalmadı. Aslında oldukça da mesafe alındı. Diyarbakır da Kürtçe mevlitten, Cem evinden naklen yayınlara kadar neler neler oldu. Bir de azınlıklara yönelik, önyargılardan ve değişime ayak direyen bürokratlardan kurtulunsa. Açılımın Kürt ayağı da kolay yürümüyor. Hükümetin de oldukça çok açmazları var. Bir medya grubunun, her fırsatta öküz altında buzağı araması, muhalefetin hep problem yaklaşımları, TSK’nın iktidar mücadelesi ve Öcalan faktörü. Hepsi de hükümete vuruyor. Ancak bütün bu engellemelere rağmen Kürt sorunu, hiçbir zaman bu kadar acil çözülme gerekliliği ile karşı kaşıya gelmedi.

Öcalan’ın Kürt sorununun çözümünde en büyük engel olması da incelenmesi gerekli bir durum: Açın Apo Britanica’ları sayfa sayfa okuyun, tabi ömrünüz yeterse buna. 40 yılını politikaya adamış ancak kesinlikle ortalama bir zekânın zorlama yorum ve fikirlerini okursunuz. İçinde hiç bir dâhiyane, en azından orijinal olan çözümleme ve öngörü yok. Her satırında egoizm kokan bir söylem söz konusu. O sıralar hangi kitabı okumakta ise, ondan bolca çalıntı, tekrarlar ve kafa karışıklıkları. Kendini defalarca Marx ve Hz İsa gibi topluma yön veren insanlarla karşılaştıran bu kişilikte; ne Marx’ın zekâ ve birikimini, ne de Hz. İsa’nın hoşgörü ve fedakârlık erdemlerinin kırıntılarını bulmak bile mümkün değil.

Birand’a verdiği ilk röportajda, belirgin olarak ortaya çıkan durum; kahramanımızın, aile yapısı ve yaşam koşulları nedeni ile zorlu bir çocukluk dönemi geçirdiği gerçeği. Daha sonraki ilk gençlik dönemleri, Suriye yılları ve yakalanışına kadar geçen süre, ardından 11 yıllık hiç de kolay olmayan hücre hapsi ile bütün yaşamının tehdit altında ve tedirginlik içinde geçti bir süreç. Her an öldürülme korkusu, komplo beklentisi, sağlıksız bir ruh hali ile kendini koruma içgüdüsü hep ön planda. Esasen Öcalan’ın bütün manevralarının merkezinde de bu paranoyalar var. Örgüt içinde kendini tek adamlığa taşıyan süreçte yaptırdığı infazlar, tek adam olduktan sonra da yine infaz ve tasfiyelerle sürdürüldü. Örgütün karanlık kuruluş döneminde de, zaten diğer Kürt örgütlerine karşı derin destekli acımasız saldırı ve öldürmeler söz konusu.

İşte bu geçmiş birikimi, Öcalan’ın; önce 17 santimetre için sokakları kan revana çevirmesini, ardından da DTP’lilerin meclise dönüp, sokakların sakinleşmesine neden olmasını mı sağlıyor? “Evla, Apo da doğru yolu buldu” diyemiyoruz. Kısa sürede gerçekleşen geri dönüş, elbette ki toplumsal tepkilerden kaynaklı oldu. Ancak bu onun her zaman sağduyulu davranıp, kamuoyu ve Kürtlerin beklentilerini gözeteceği anlamına da gelmiyor. Son dönemdeki değişimleri, onun güvenilmez kişiliğine de vurgu yapıyor.

“İrademiz ne derse doğrudur, onun hikmetinden sual olunmaz” diye düşünen müritleri ile onun için sokaklara dökülen Kürtlere baktığımızda, ne yazık ki onların da karşılık olarak Apo’dan Kürtler için (sadece Kürtler için) bir şeyler talep etmediklerini görüyoruz. Tabi, Kürtleri eleştirdikçe; kişiyi yüceleştirme, erişilmez kılma tutuculuklarından dolayı, aynaya bakasım geliyor. Ne kadar da birbirimize benzemişiz, biz Anadolu insanları. Özgür düşünceden nasipsizlik, mitler yaratıp hayranlık duymalar… Varsayalım ki Öcalan 17 cm için kıyamet koparıp, Kürtleri sokaklara dökmedi. Peki, başkalarının komplosuyla sokaklara dökülenler mi bu kadar basit, yoksa “Güneşlerini” mi bu kadar basit görüyor hevaller?

Son gelişmeler; evet, tam da Öcalan’ın istediği gibi sorunun onsuz çözümlenemeyeceğini, ancak barış için onun hiç de güvenilir bir partner olamayacağını gösteriyor. İtiraf edelim savaşacak, savaş çıkaracak düşman arıyorsanız; size bu fırsatı verecek yegâne kişi de o. Bu durumda onun kimlerle daha iyi heval olduğunu, anlayanlar anlamayanlara anlatmalı. Öcalan’ın kendisini, devlete ve hükümete af ettirmesi, açtığı derin yaralar ve verdiği zararlar bağlamında Kürtlere kendini affettirmesine göre çok daha kolay. Yeni bir Anayasa ile Anadolu’daki her dil, din, kültür ve halka her türlü özgürlük tanınmalı.

13) Muhalefet açılıma neden karşı? Özellikle de daha önce Kürt meselesi konusunda raporlar hazırlayan CHP?

Kanımızca, ‘derin devlet’ kendi eliyle yaratıp, Kürt ve Türklerin başına sardığı bu belayı –bundan beslendiği için- her şeye rağmen bitirmek istemiyor.

TBMM’nde olanlar da, en az dağdakiler kadar acımasız ve mertlikten uzak. Bel altına vurmak uyanıklık, tuzak kurmak, adam satmak, kazık atmak beceriklilik, insanları galeyana getirmek, acılarını kullanmak ise başarılı siyaset sayılıyor. Politikacıların sorumsuz tutumlarının, sokağı ve dağları yeniden hareketlendirmesinden ciddi anlamda endişeleniyoruz. TBMM bu haliyle, C(M)HP sayesinde, barışın önündeki en büyük engel ve ‘derin yapı’ şimdi de bu kartı oynayarak TBMM’yi çözüm merkezi olmaktan uzaklaştırıyor. Muhalefetin tutumu ve üslubu, bilinçli bir şekilde ortamı germeye yönelik. AKP’nin başarısızlığı ile memleketin içine gireceği kaos, C(M)HP’nin iktidar kapısını aralayacak. Tabi bu hırs, Öymen’in Dersim ile ilgili çarpık sözlerindeki gibi, bilinçaltındaki düşünceleri de hortlatıyor.

Dersim, cumhuriyet tarihinin en utanç verici sahifelerinden biri. Hiç bir Anadolu insanının yüzü kızarmadan an(a)mayacağı, anlat(a)mayacağı bir olay. ‘CHP’li Öymen’in; “geçmişte yaptık, yine yaparız” hoyrat söyleminin, Maraş katliamını yapan ırkçı faşistlerden hiçbir farkının olmadığını’ alevi bir savcı arkadaşım endişe ile haykırıyor. Asıl bizi şaşırtan ise, tepki göstermesi gerekenlerin çıldırtan sessizliği. Örneğin “Evlâd-ı Kerbelâ’lar”; bundan sonra da kendilerinin hâla CHP içinde temsil edildiklerine inanmaya devam mı edecekler? Kamer Genç’e sormak lazım; ‘Dersim’de ne(ler) oldu?’ diye. Çiçekleri sulamaktan fırsat bulup, yanıt verebilecek mi bu soruya? Yoksa “bir dahaki seçimlerde de aynı yüz(süzlük) ile yedi bin oy alarak milletvekili olmam söz konusu o yüzden de sessiz kalayım” mı diyecek?

Şimdi de Kürt bir CHP milletvekili ile annesi arasında geçen bir konuşmayı buraya taşıyalım; Kamuoyu gündemindeki barış söylemleri ve dağdan gelenler ile birlikte dağdaki diğer oğluna kavuşabilmenin umudu ve hasreti ile ateşlenen yüreğe sahip anne, siyasetçi oğlundan bir umut ışığı alabilmek, gözyaşlarını dindirecek iki laf işitmek için ağzını yoklar. CHP milletvekili oğlu; ‘ama anne, Baykal ve Öymen gibiler, kardeşimin gelmesini istemiyor’ der ve; ‘ayrıca Öymen, sorunun ancak dağdakilerin hepsinin öldürülmesi, geriye kalanların da sürgün ve cezaevlerine gönderilmesi ile çözümleneceğine inanıyor’u da ekler. Annenin dizlerinin bağı çözülür, düş kırıklığı, öfke ve çaresizlik ile beli biraz daha bükülür. Yaşlı dizleri sesindeki titreyişe eşlik eder ve belli belirsiz inlerken; “ewna ji ki ne lawo?” der.

Haydi C(M)HP’li Kürt milletvekili, cevap versene kendi annene. Baştan sona Kırmançki geçen (çünkü anamız tek kelime Türkçe bilmez) bu diyalogun sonunda annene, onların arkadaşların, partidaşların olduğunu, yüreğin el veriyor, cesaretin yetiyorsa söylesene. Söyle de, yüzünde bir topak deniz köpüğü gibi bir sıcaklık hisset. Ya da bugünden tezi yok gereğini yap. Ve C(M)HP’nin içindeki diğer Kürt vekiller, kolaysa, yüzünüz kızarmadan ve utanmadan tercüme edin bakalım; Baykal’ın, Öymen’in (ve Vural’ın) söylediklerini annelerinize. Bakalım bir daha hayırlı evlat muamelesi görecek misiniz öz analarınızdan?

14) Demokratik açılımın şartlarının oluşmasında Ergenekon soruşturmasının bir etkisi var mı? Ergenekon soruşturması başlamasaydı hükümet demokratik açılım sürecini yine de başlatır mıydı?

Demokratik Açılımın sağlıklı devam edebilmesi, faili belli olan faili meçhullerin olmaması ile doğru orantılı. Yine savlanan Ergenekon Terör Örgütünün dava sürecinin devam etmesi de Demokratik Açılımın önünün tıkanmaması için çok önemli bir diğer durum. Eğer Anadolu yaşanılacak bir ülke olacaksa, durmaksızın hem Demokratik Açılım da, hem de Ergenekon ile mücadelede hiç ara vermeksizin yola devam edilmeli.

15) Demokratik açılımın başarıya ulaşmasında KCK operasyonlarının önemi nedir? Son bir ayda yaşananları göz önünde bulundurarak KCK operasyonları ve açılım süreci arasındaki ilişkiyi değerlendirir misiniz?

KCK operasyonları demokratik açılımdan üç buçuk ay önce yapılmaya başladı. Sonradan siyasi irade KCK operasyonlarını belli bir süreliğine durdurdu. Halbuki gençleri örgütleyen ve belediye başkanlarının üzerinde de hüküm süren bir yapı bu KCK örgütlenmesi. O yapı, dağda ölmüş olanın kardeşini öncelikle belediyeye aldırmak, belediye de çalışanların maaşlarının yarısına yakınını örgüte yardım olarak toplamak, bir yerde gösteri varsa oraya kendi akrabalarını götürmek ve orada kendine de yoklama yaptırtmak, ihaleleri PKK'lilere vermek, telefon ile birebir örgütten talimatlar almak gibi sorumluluklar taşıyorlar. O zaman örgütün merkezi ile bunlar arasındaki bağların kesinlikle koparılması lazım. Bence ta başından beri, geciktirmeden operasyonlara devam edilmeliydi.

Bu son eş zamanlı 14 operasyon yapıldıktan sonra, bilinçli olarak bu Diyarbakır’daki ‘Halepçe mi kelepçemi?’ pankartlarında kullanılan o kelepçeli kötü resim görüntüleri ortaya çıktı. KCK operasyonları çok ama çok önemli. Olay yalnızca gözaltına alınanlara takılan kelepçeden ibaret değil. Ama tek bundan dolayı Diyarbakır polisi linç edilmeye çalışılıyorsa, bunu iyi okumak gerekli. Ondan sonra da, o bölgede en güzel demokratik açılımların yapılmasına güvenlik konseptinde katkı sağlayacak il emniyet müdürü ve ekip arkadaşları bile tırsık davranmaya başlayabilir. Bir dahaki seferde kararlı hareket etmiş olmaktansa, yerleşik yanlış teamüllere göre düşünmüş olmayı ya da o bölgede olağanüstü hal / sıkıyönetim hali olsun ki; gazete mazete kalmasın demiş olmayı düşünen insanlar gelebilir. Hâlbuki istenilen bu değil. İnadına demokratik açılım, inadına daha fazla özgürlük, inadına AB ülkelerindeki yurttaşın haklarına sahip bir Anadolu insanı statüsünün kazanılması... Sanırım 2010 Mart sonuna doğru iddianame de hazırlanmış olacak. İddianame okunduğunda tamamıyla delilden suçluya gidildiği kolaylıkla gözlemlenecek. Kamuoyu ve özellikle de Kürtlerin % 85'lere varan bir çoğunluğunu oluşturan masum ve PKK'yi desteklemeyen sessiz Kürt halkı, 'iyi ki bu operasyonlar yapılmış ve bizi KCK belasından kurtardınız' diyecekler. KCK operasyonları demokratik açılımı kösteklemedi. Aksine sağlam temellere oturmasının temel yapı taşları halinde oldu denilebilir gönül rahatlığıyla.

16) Demokratik açılımda bundan sonra süreç nasıl ilerleyecek?

1.    TSK, AB ülkelerindeki askeri yapı neredeyse o statüye çekilmeli.

2.    Profosyenel orduya geçilmeli.

3.    EMASYA protokolü iptal edildi ama onun benzeri her türlü askeri protokoller iptal edilmeli ve ortadan kaldırılmalı.

4.    Doğuya ceberut olmayan devlet memurları gönderilmeli.

5.    Olağanüstü hal ve sıkıyönetim durumu gibi anti demokratik uygulamalara asla kapı açılmamalı.

6.    Yargı çift başlı olmamalı ve kesinlikle devlet görevlileri sivil yargıda hesap verebilir bir yapıda olmalı.

  1. TSK’nın hem kendisine, hem de Baransu gibi ‘Taraf’ olanlara iade-i itibar sağlamak için, Karargâhı acil bir şekilde taraf(lı)sız gözlemcilere açmalı.
  2. İlker Başbuğ’un danışmanları / yardımcıları, ya sehven ya da bilinçli olarak, onu tam birife etmiyorlar ve kriz üstüne kriz çıkararak, TSK’nın ‘göz bebeği’ konumunu, ayaklar altına al(dır)ıyorlar ki bunun olmamasına dikkat edilmeli.
  3. ‘Derin PKK’ kartını oynayanlar, Erdoğan’ın demokratik açılım vaatlerini gerçekleştiremeyip Kürt oylarını kaybetmesini ve Anadolu insanının tedirginleştirmesini birlikte planladılar. Seçimlerde, AKP’nin batıdan alacağı oyların azalacağını hesap edenler, ilk provokatör çıkışı, ‘Öcalanlı çözümün, yalnızca tek bir çare/çözüm’ olarak sunmaya başladılar ve ‘Öcalan’ın AKP’yi aşağılaması ile de bu süreci devam mı ettirildiler şeklindeki bu ‘asimetrik psikolojik savaşa’ dikkat edilmeli.

Son olarak, “kurda merhamet yalnızca onun iştahını arttırır.’’ Öldüğümüzde hepimiz için ‘merhumu nasıl bilirdiniz’ diye sorulduğunda; ‘korkak, ürkek, tırsık ve çekingendi. O yüzden de tarihî sorumluluklarını yerine getiremedi” denmesini hiçbirimiz arzulamayız değil mi? O zaman demokratik açılımlara durmaksızın devam edilmeli.

__________________

01.09.2011, haberx.com

  
2552 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
ÇOĞULCU TV
adigebze I-II
Nükte!


ANDIMIZ

Andımız, Danıştay 8. Daire'nin kararıyla okullara tekrar dönüyormuş. 
Küçücük çocuklara sabah içtiması yapıp and okutmak zaten başlıbaşına bir sorun da; ırkçı bir içeriğin tüm topluma dayatılması daha büyük bir sorun. 
İlla okunacaksa Çerkeslerin gerçekliğine uyan format şudur: 

Çerkesim, doğruyum, çalışkanım,

İlkem: küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, yurttaşlarımı özümden çok sevmektir.

Ülküm: yükselmek, ileri gitmektir.

Yücelttiğim tüm değerler adına,

Halkımın ve insanlığın hayrına bir yolda yürüyeceğime ant içerim.

Varlığım adalet ve özgürlük mücadelesine armağan olsun.

Ne mutlu bu yolda gidenlere!

Site İçi Arama

 

Google Site

 

Üyelik Girişi