• https://www.facebook.com/%C3%87erkes-Haklari-Inisiyatifi-1720870914808523/
  • https://twitter.com/CerkesHaklari
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam86
Toplam Ziyaret835580
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar18.505718.5799
Euro18.126818.1995
Semerkew
‘Bizim Çerkesler’ ve ‘öteki Çerkesler’

Dr. SETENAY NİL DOĞAN / Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Görevlisi

Türkiye’deki ve dünyadaki Çerkesler’in Rusya’nın Kuzey Kafkasya’yı pasifize etmesiyle başlayan ve Osmanlı, Rusya, İngiltere gibi dönemin aktörlerinin rol oynadığı 1864 sürgünüyle şekillenmiş bir tarihi var. Sürgün tecrübesinin Çerkesler açısından belirleyici olan sonucu bir “vatan kaybetmişlik” hafızası yaratmış olmasıdır. Bir vatan kaybettiğini düşünen Çerkesler, geldikleri toprakları, ikinci vatanı, ikinci şansı kaybetmemeye çabalamış; Osmanlı topraklarıyla ve devletiyle olan ilişkilerini ‘sadakat’ ve vefa kavramları üzerinden kurmaya çalışmışlardır.

Yerleştirildikleri bazı yerlerde yerel halkla aralarında bir takım sorunlar, uyuşmazlıklardan bahsetmek mümkünse de Osmanlı ve Çerkes elitleri arasında sorunsuz bir entegrasyon yaşandığından bahsetmek mümkündür.  Bu dönemin içinde II. Meşrutiyet yılları imparatorluk içindeki bütün gruplara olduğu gibi Çerkeslere Çerkes olarak katılabilecekleri yeni bir kamu alanı açmıştır: Bu dönemde Çerkesler birçok cemiyet kurmuş, gazeteler çıkarmış, Beşiktaş’ta Özel Çerkes Örnek İlkokulu’nu kurmuşlardır. 

Türkiye’nin Müslümanları

Mustafa Kemal’in 1920 tarihli Birinci Meclis konuşmaları Meclis’in yalnız Türk değil, yalnız Çerkes değil, yalnız Kürt değil, yalnız Laz değil “fakat hepsinden mürekkep anasır-ı islamiye”, Müslüman unsurlardan oluştuğunun altını çizmektedir. 1920’lerin ikinci yarısı ise kardeşliğin bozulduğu dönemdir, farklılıklarıyla birbirine saygı gösteren, ortak çıkarlara ve ulusal sınırlar içinde beraber yaşama isteğine sahip olan Müslüman unsurlar anlatısı yerini “Kürtlük, Çerkezlik ve hatta Lazlık ve Pomaklık gibi fikirler telkin edilmiş vatandaşlara” bırakacaktır. Erken Cumhuriyet döneminde Türk olmayan Müslüman gruplara dair iki söylemin aynı anda varlığından bahsedebilir ve her ikisine de devlet erkine ait monologlar diyebiliriz. Bir söylem Türk milletinin halihazırda homojenliğinden bahsederken, diğer söylem bu grupları Türkleştirme, bu grupların tehlikeleri ve dahil edilmelerinin ve dışlanmalarının sürekli inşa halindeki koşulları üzerine konuşuyordu. 

Bu gruplar kimi zaman çok tehlikeli, kimi zaman çok önemsiz; kimi zaman yok, kimi zaman da büyük tehlikeler oluşturabilecek kadar çok; kimi zaman bizden biri, kimi zaman içimizdeki düşmanlar ve kaypaklar olarak düşünülmüş, marjinalleştirilmiş ve minimize edilmişlerdir.  Her durumda kendileri hakkında konuşmayan, kendi sesi olmayan, kendi tarihi olmayan olarak tahayyül edilen ama sürekli üstüne konuşulan, sürekli izlenen, sadakatleri ölçülen, sorgulanan, disipline edilen gruplar olmuşlardır. 

Kendi çalıştayını kendi yaptı

Daha sonraki değişik Türk milliyetçilikleri de Kemalist dönemin bu ikircikli tavrını miras almıştır. Türk milliyetçiliği monolitik bir blok olmasa da içinde Çerkeslere dair iki söylem göze çarpar: Birinci söylem Çerkesler ve Türkler içindeki ortaklıkları vurgular, onları Türk dünyasının içine alır ve Kafkas Türkleri ve Esir Türkler başlığı altına sokar. Çerkesler Türk milliyetçiliğinin kadrolarında bu bağlantılar üzerinden var olmuşlardır. Diğer söylemse Çerkesleri Türk milletinin içindeki düşmanlar, potansiyel sorunlardan biri olarak görür. Yine monolitik bir blok olmadıklarına dikkat etmemiz gereken Çerkeslerin Türk milliyetçiliğiyle ilişkisi de aynı şekilde ikircikli ve kararsız bir ilişkidir.  

Çerkeslerin devletle ve Türk milliyetçiliğiyle kurdukları bu çok boyutlu ilişki 1990’lardan beri Türkiye’deki Çerkeslerin birçok toplumsal soruna verdiği tepki, kendi içlerindeki tartışmaları anlamamızı mümkün kılmakta.

1990’lar boyunca Çerkesler, Kürt sorunuyla bağlantılı olarak yapılan birçok tartışmada hak talebinde bulunmayan, halinden memnun ‘iyi’ etnik grup örneği olarak yer buldular. Bazı Çerkesler gerçekten memnundu; zira memnuniyetin, uyumun, devlet ve iktidar ile entegre olmanın eşit vatandaşlar olarak bu ülkeye dahil olmanın tek yolu olduğunu düşünüyorlardı.  Bu anlatıya göre Çerkesler diaspora veya azınlık değillerdi, hiç ayrımcılık yaşamadılar, bu millete hep sadık kaldılar ve bu ulus-devleti kuran her savaşa en önde gittiler.

İkinci bir grup ise 1970’lerin asimilasyon ve dönüş söylemlerini dünyada başlayan ve Türkiye’de de yavaş yavaş ve sancılı bir şekilde açılan çokkültürcülük ve kültürlerarasılık tartışmalarıyla birlikte bugün vatandaş olarak devletten istenen taleplere dönüştürmüş durumda. 25-26 Şubat 2012’de Derbent’te düzenlenen Çerkes Çalıştayı’nı, Çerkesce adıyla Lejen Xase’yi de tam bu taleplerin üzerinden okuyabiliriz.  Çerkesleri görünür kılmak, Çerkes dillerinin seçmeli ders olarak okullarda okutulması, 24 saat yayın yapan Çerkes televizyonu ve radyosu, Çerkes soyadlarının iadesi, resmi tarihin içine Çerkeslerin dahil edilmesi gibi bir çok taleple Çerkesler, hükümetin Kürt, Alevi ve Romanlarla düzenlediği çalıştayların ardından kendi çalıştaylarını kendileri düzenlediler.  Barışçıl bir dille ayrılmak, bölmek, bölünmek vs değil, tam tersine dahil olmak istediklerini dile getirdiler; aynı anda hem eşit hem de farklı olmanın nasıl mümkün olacağını Türkiye’nin çeşitli siyasetçileri, sanatçıları ve bilim insanlarıyla tartıştılar; devlete, hükümete, siyasi partilere “dilimizi, kültürümüzü ve kimliğimizi korumamıza yardım edin” dediler; eşit ve farklılıkları bastırmadan bir arada var olabilecekleri bir Türkiye’nin sadece Çerkeslere değil, hepimize iyi geleceğini ifade ettiler. 

Farklılıklardan ürkmeyelim

Çerkesler, tıpkı Türkiye gibi değişimin verdiği sancıları yaşıyor. Devletle kimi zaman dirsek temasında kimi zaman uyumlu ilişkiler içinde olan, “bizim Çerkesler” bekleyecek; bu talepleri “sakıncalı”, gereksiz ve erken bulacak; Kürtlere benzetilme korkusu yaşayacak. “Öteki Çerkesler”, yani çok da makbul olmayan şeyleri ifade ve talep eden Çerkesler şiddet içermeyen ama taleplerini ifade edebilecekleri, kendilerinden sürekli ve koşulsuz sadakat bekleyen bir Türk milliyetçiliği ve her türlü etnik sorunu kendine eklemleyen bir Kürt hareketi arasına sıkışmayan yeni bir dil oluşturmaya ve “bizim Çerkesleri” ikna etmeye çalışacak.

İzdüşümlerini ve oluşumlarını Türk milliyetçiliğinde, Türkiye’deki yaygın Çerkes imgesinde ve devlet politikalarında görebileceğimiz bu iki Çerkes imgesi, iki Çerkes grubu bu ülkeye eşit vatandaşlar olarak nasıl daha iyi dahil olabileceklerini, Kürt sorununun neresinde durduklarını, Türkiye’de Çerkes olarak nasıl yaşayabileceklerini tartışmaktalar. Şu ana kadar Çerkeslerin hikayesi olarak anlattığım bu hikaye, aslında çok daha büyük bir hikaye, Türkiye’nin 1990’lardan beri çeşitli sancılarla ve bedellerle gelmiş olduğu bir nokta bu: Farklılıkları görmezden gelen, eşit vatandaşlığı aynı olmak üzerinden tanımlayan ve etnik, cinsel yönelim ve dinsel farklara kulaklarını tıkamış ve hatta onlarla mücadele eden bir Türkiye ile kültürlerarası diyaloga izin veren, farklılıklardan ürkmeyen ve bunu eğitim sistemine, medyaya, kaynakların dağıtımına yansıtan bir Türkiye ideali arasındaki mücadelenin hikayesi bu. 

sndogan@hotmail.com

________________________________

STAR GAZETESİ, 05/03/2012

  
4033 kez okundu

Yorumlar

‘Bizim Çerkesler’ ve ‘öteki Çerkesler’      05/03/2012 18:03

Akademisyen Setenay Nil Doğan, Çerkeslerin Türkiye'deki "ruh halleri"ni oldukça güzel bir şekilde irdelemiş. Ancak Çerkeslerin burada konu dışında kalan bir "üçüncü ruh halleri" daha var. Benim de dahil olduğum "anavatana dönen veya dönüş yolunda olan Çerkesler"in ruh halleri. O da en az ilk ikisi kadar önemli ve güncel.
Misafir -

ÇOĞULCU TV
adigebze I-II
Nükte!

KISSADAN HİSSE

-Moğollar Buhara’yı kuşattıklarında, uzun süre şehri teslim alamadılar. Cengiz Han Buhara halkına bir haber gönderdi: Silahlarını bırakıp bize teslim olanlar güven içinde olacaklar, ama bize direnenlere asla eman vermeyeceğiz.

-Müslümanlar İki gurup oldu: Bir gurup; asla teslim olmayalım, ölürsek şehit, kalırsak Gazi olur, Şeref’imizle yaşarız dediler. Öbür gurup ise; kan dökülmesine sebep olmayalım, sulh iyidir, hem silah, hem de sayı olarak onlardan azız, gücümüz onlara yetmez, dediler ve teslim oldular.

-Cengiz Han, silah bırakanlara; teslim olmayanlara karşı bize yardımcı olun, galib geldiğimizde şehrin yönetimini size bırakalım dedi. Böylece İki müslüman gurup savaşmaya başladılar. Moğollar’ın da yardımı ile, teslim olanlar galib geldi. Savaştan sonra Cengiz Han teslim olanların silahlarının alınmasını ve kafalarının kesilmesini emretti. Sonra meşhur sözünü söyledi: “Eğer güvenilir olsalardı, bizim için kardeşleri ile savaşmazlardı. Kardeşlerine bunu yapanlar, yarın da bize yapar.”

 

Site İçi Arama

 

Google Site

 

Üyelik Girişi