• https://www.facebook.com/%C3%87erkes-Haklari-Inisiyatifi-1720870914808523/
  • https://twitter.com/CerkesHaklari
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam254
Toplam Ziyaret1370230
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar45.521345.7037
Euro52.822953.0346
Semerkew
Erol Karayel
erolkarayel26@gmail.com
SİYASETİN GÖLGESİNDE KALAN 21 MAYIS VE DİNMEYEN ÇERKES ACISI
24/05/2026

 Tarih, egemenlerin kendi anlatılarıyla şekillendirdiği statik bir vakalar zinciri değil; unutturulmak istenen trajedileri kolektif hafızasında yaşatan halkların sessiz ama kararlı direniş alanıdır. 21 Mayıs 1864, Çerkes halkının Çarlık Rusyası tarafından maruz bırakıldığı sistematik soykırım ve sürgünün, insanlık vicdanına kazınan en derin yaralarından biridir. Bu yıl 162. sene-i devriyesini andığımız ve  Kafkasya’dan Anadolu’ya uzanan geniş bir coğrafyada dinmeyen bir yası simgeleyen bu tarih, özellikle son 30 yıldır verilen ısrarlı sivil gayret ve mücadelelerle görünürlük kazanmıştır. Bu süreçte Çerkesler, uğradıkları tarihi haksızlığı küresel kamuoyuna haykırarak kendi seslerini duyurmayı nispeten başarmış ve 21 Mayısları adalet arayışlarının en güçlü argümanı haline getirmişlerdir.

     Hafızanın Yeniden İnşaası Kremlin'i Rahatsız Ediyor

Ancak hakikati haykıran bu ses, ne yazık ki günümüz dünyasında küresel ve bölgesel reelpolitiğin, geçici diplomatik ve ekonomik çıkarların kıskacına sıkıştırılarak boğulmak istenmektedir. Nitekim Kafkasya’da her yıl 21 Mayıs anmalarında yaşanan varoluşsal mücadeleler bu baskının anavatandaki izdüşümüdür. Bölgede düzenlenen anma etkinlikleri her yıl adeta zorlanarak, büyük bürokratik engelleri aşarak kısmen gerçekleştirilmekte; geniş halk kitlelerine endişe ve korku pompalanarak katılım tamamen durdurulmaya, bu yapılamadığında ise minimize edilmeye çalışılmaktadır. Kremlin yönetimi, anavatanda yükselecek bu ufak hak arayışı kıvılcımlarının, tarihsel bir bilinç yangınına dönüşme potansiyelini gayet iyi bilmektedir. Bu refleksin bir sonucu olarak Rusya, sadece Federasyon sınırları içindeki aktiviteleri değil, küresel diasporanın hafıza canlılığını da engellemeye, görünmez kılmaya çalışmaktadır. Bu küresel sansürün ve baskının alametleri artık iyice belirginleşmiştir. Bunun en çarpıcı ve sarsıcı son örneği ise Türkiye’de devletin zirvesinin uzun yıllardır sürdürdüğü anma geleneğinde bu yıl takındığı derin sessizliktir.

     Cumhurbakanı Bu Yıl 21 Mayıs'ı Es Geçti; Neden? 

2018 yılından bu yana her yıl 21 Mayıs’ta, temkinli ve dengeli bir diplomatik retorik tercih etse de Çerkeslerin uğradığı tarihi trajediyi anan, "Unutmuyoruz" ve "Acınızı paylaşıyoruz" mesajları veren Cumhurbaşkanlığı makamı, bu yıl gelenekselleşen anma mesajını yayınlamamıştır. Bu sessizlik, Çerkes camiasında sıradan bir bürokratik eksiklik veya ihmal olarak değil; derin bir incinme ve kalıcı bir yara olarak algılanmıştır. Bir devletin, kendi sosyokültürel dokusunu oluşturan asli ve kurucu bir unsurun tarihsel acısına karşı bu denli ani bir refleks değişimi göstermesi, yalnızca toplumsal vefa duygusuyla çelişmekle kalmamakta; siyasi çıkarların, evrensel vicdan mekanizmalarının önüne ne denli kolayca geçebildiğini de acı bir biçimde gözler önüne sermektedir.

Söylem Siyaseti ve Hafıza Kırılması

Devlet yönetiminde asgari süreklilik ve tutarlılık, bir ülkenin uluslararası alandaki ve iç kamuoyundaki ahlaki zeminini belirler. Geçmiş yıllarda bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın "Çerkes kardeşlerimizin yaşadığı büyük acıyı yüreğimizde hissediyoruz" ifadeleriyle ortak olunan bu tarihsel yas, bu yıl hiyerarşik bir hafıza kısıtlamasına tabi tutulmuştur. Bu kırılmanın somut kronolojisi, 18 Mayıs’ta Dışişleri Bakanlığının yaptığı kurumsal açıklama ile başlamıştır.

Bakanlık, 6-7 yıldır 18 Mayıs sürgün anmalarında olduğu gibi bu yıl da Kırım Tatar ve Çerkes sürgünlerini birleştirerek Çerkes Sürgünü için şu ifadeleri kullanmıştır:

“Kafkas halkları çok ağır şartlar altında ana vatanlarını terk etmek zorunda bırakılmıştır. Bu tarihi kara leke Kafkasya’ya büyük kayıplar ve derin acılar yaşatmıştır. Çerkes Sürgünü, aradan geçen 162 yıla rağmen hafızalardaki yerini koruyan büyük bir insani trajedidir. Kırım Tatarlarının ve Kafkasya’nın kardeş halklarının acılarını paylaşıyor, hayatını kaybedenleri saygı ve rahmetle anıyoruz.”

Dışişleri Bakanlığının bu kurumsal hafızayı teslim eden metnine rağmen, aynı tarihte Cumhurbaşkanı Erdoğan bizzat kendi imzasıyla yayınladığı anma mesajında seçici bir dil kullanmıştır. Kırım Tatar sürgününün 82. yılı için son derece net ve kararlı bir taziye mesajı yayınlayan Cumhurbaşkanı, "Kırım Tatar Türkü kardeşlerimizin yaşadığı büyük kayıpları hüzünle yâd ediyor... Türkiye ve Türk milleti olarak Kırımlı kardeşlerimizin yanında olmaya, onların haklarını uluslararası alandası savunmaya devam edeceğiz" derken, aynı coğrafyanın ve aynı kaderin ortağı olan Çerkeslere tek bir cümleyle dahi yer vermemiştir.

Bu durum, Çerkes diasporasında 21 Mayıs günü Cumhurbaşkanlığı düzeyinde müstakil ve güçlü bir anma mesajının geleceğine dair haklı bir beklenti oluşturmuştur. Ancak 21 Mayıs geldiğinde devletin zirvesinden yükselen o derin sessizlik, beklentileri boşa çıkarmış ve durumun bir ihmal değil, bilinçli bir dış politika tercihi olduğunu tescillemiştir. Dün devlet aklıyla resmi düzeyde teslim edilen bir hakkın, bugün pragmatik hesaplarla adeta bir "geri adım" niteliğinde sessizliğe gömülmesi ciddi bir tezattır. Devletlerin kendi vatandaşlarının kurucu kimliklerine ve tarihsel trajedilerine karşı geliştirdiği kamusal dil, konjonktüre göre açılıp kapanan bir vanaya dönüşmemelidir.

 

"Zaharova Muhtırası" ve Kamusal Alanın Sönümlenmesi

Ankara koridorlarında hissedilen bu ani iklim değişikliğinin arkasında Moskova’nın doğrudan ya da dolaylı diplomatik baskısının yattığını belirtmek, bir komplo teorisi değil; yakın geçmişin somut kronolojisinin bir gereğidir. Hatırlanacağı üzere 2021 yılında, Türkiye’nin resmi kurumlarınca yapılan 21 Mayıs anma açıklamalarına Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova son derece sert ve parmak sallayan bir cevap vermişti. Zaharova, Türkiye’yi kendi içindeki etnik ve tarihi meseleler üzerinden (Çerkeslerin geçmişte anadillerinin yasaklanması gibi sancılı dönemleri ima ederek) açıkça tehdit etmiş ve "Türk siyasetçilerin etnik faktörü bir araç olarak kullanmaktan vazgeçmelerini istiyoruz. Bu tür davranışlar epey sabrımızı doldurdu" ifadeleriyle diplomatik bir muhtıra vermişti.

Zaharova’nın bu tehditkâr çıkışının sahada nasıl adım adım karşılık bulduğu, geçen süreçte kamusal alana vurulan ketlerle açıkça görülmüştür. 2021’e kadar yaklaşık 13-14 yıl her 21 Mayıs’ta Taksim veya Galatasaray Lisesi önünde başlayıp Rusya Başkonsolosluğu önüne siyah çelenk bırakılmasıyla son bulan kitlesel anma ve protesto yürüyüşleri kademeli olarak engellenmiştir. Önce İstiklal Caddesi’ndeki yürüyüş hattı kapatılmış; ardından eylemler tamamen işlevsizleştirilerek caddeye paralel, kör bir alt sokaktaki otopark önünde dar bir alanda basın açıklaması yapılmasına müsaade edilmiştir. Sonraki aşamada izin verilen üç-beş kişiyle konsolosluk önüne siyah çelenk konulması eylemi de tamamen yasaklanmış ve nihayetinde Çerkeslerin toplumsal hafıza mekânı haline gelen bu alan protestolardan arındırılarak, kitleler Rus Konsolosluğu’ndan çok daha uzak bir noktaya, Şişhane’de kuytu bir meydana taşınmıştır. Doğal olarak, her mekânsal geriletme ve kısıtlama adımı kitlesel katılımı parça parça azaltmış ve Rusya’nın tam da arzu ettiği doğrultuda, toplumsal refleksin sönümlendirilmesi süreci işletilmiştir.

Bugün gelinen noktada, Moskova’dan yükselen bu tehditkâr diplomatik restin kapalı kapılar ardında kararlı bir baskı unsuru olarak sürdürüldüğü ve 2026 yılı dış politika dengelerinde nihai bir karşılık bulduğu anlaşılmaktadır. Kırım meselesinde Ukrayna eksenli uluslararası politikalar gereği ses yükseltebilen Ankara, iş Çerkes soykırımına geldiğinde Rusya'nın doğrudan sinir uçlarına dokunmamak adına sessizliği seçmiştir. Rusya ile ilişkileri iyi tutmak; enerji, ticaret ve bölgesel jeopolitik ortaklıkları zedelememek adına Çerkes soykırımının en üst devlet katında adeta "görmezden gelinmesi", bağımsız bir dış politika vizyonunun sınırları açısından da düşündürücüdür. Bir devletin, başka bir küresel gücün diplomatik konforunu korumak adına kendi vatandaşının meşru adalet çığlığını susturması ve sokağı baskılaması, egemenlik algısının evrensel ahlak ilkeleri karşısında aşınması anlamına gelir.

 

Adalet ve Vefa Siyasetten Üstündür

Diplomatik dengeler, ekonomik çıkarlar ya da dönemsel paktlar neyi gerektirirse gerektirsin; insanlığa karşı işlenmiş suçların ve tarihi gerçeklerin üzeri siyasi örtülerle kapatılamaz. Çerkes halkı; yüz binlerce canını, vatanını, dilini ve kimliğini kaybettiği o büyük trajedinin, bugünün jeopolitik pazarlık masalarında birer "pürüz", "puan" ya da feda edilebilir birer "siyasi kart" olarak görülmesini asla hak etmemektedir. Halkların acıları arasında jeopolitik çıkarlara göre hiyerarşi kurmak, adaletin özünü zedeler.

Siyaset bilimi, sosyoloji ve uluslararası ilişkiler tarihinin bizlere öğrettiği en yalın ve değişmez gerçek şudur: Zalime zulmü hatırlatılmazsa, zalim cürmünün yanına kâr kaldığını görmenin verdiği cesaret artışıyla zulmünü artırarak sürdürür. Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu toprakların toplumsal ve siyasal harcını oluşturan, bu ülkenin vatan kılınmasında ve müdafaasında canını feda etmiş asli unsurlardan biri olan Çerkeslerin tarihsel acısına sırf Kremlin’i kızdırmamak adına mesafeli durması, evrensel adalet ve toplumsal vefa duygusuyla temelden bağdaşmaz.

Toplumlar, devletlerinden sadece ekonomik büyüme parametreleri ya da askeri güç projeksiyonları talep etmezler; aynı zamanda adil, ilkeli ve vicdani bir duruşun temsil edilmesini beklerler. Çerkes acısını reelpolitiğin soğuk gölgesinde bırakmak, yalnızca bu acıyı nesillerdir taşıyan insanlara değil, insanlığın ortak adalet arayışına da indirilmiş bir darbedir. Unutulmamalıdır ki hakikat, muktedirlerin rızasına veya dönemsel izinlerine bağlı bir lütuf değildir; er ya da geç kendi mecrasını bulur. Ama bu arada yalpalayanları da kaydeder. Tarihin hükmünden herkesin korkması lazım.


 



93 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

TOPLUMSAL-POLİTİK MÜCADELEDE FİKRİ ALTYAPININ VAROLUŞSALLIĞI - 15/05/2026
Çerkeslerin kendi kimlik meselelerini doğrudan siyasal zemine taşıma iradesi göstererek kurumsal bir parti çatısı (ÇDP) altında örgütlenmesi, tarihsel önemde bir kırılmadır.
BİR GÜNDE İKİ ÇINARIN GÖLGESİNDEN MAHRUM KALMAK... - 16/04/2026
Değerli yol arkadaşlarım Faruk ve Kenan kardeşlerimin ve ailelerinin acısı, hepimizin acısıdır. Rabbimden her iki annemize de gani gani rahmet; kederli ailelerine, evlatlarına ve camiamıza sabr-ı cemil niyaz ediyorum.
ÇDP’nin SİYASİ YAKLAŞIMLARI ve BATI AKADEMİSİ - 02/01/2026
2026’ya girerken bunun bir icmalini yapmak istedik. Bu bağlamda, eski yazılarımızı gözden geçirdik ve söylemlerimizin Batı akademyasında karşılıklarını araştırdık.
“DİPLOMASİNİN” DEĞİL, “KAMUOYU BASKISININ” ZAFERİ veya “SELDEN KÜTÜK KAPMAK”… - 28/04/2024
“DİPLOMASİNİN” DEĞİL, “KAMUOYU BASKISININ” ZAFERİ veya “SELDEN KÜTÜK KAPMAK”…
SEÇİM SONUÇLARI NE ANLATIYOR? - 03/04/2024
Gözden kaçırılmaması gereken husus, partilerin seçmenlerini kemikleştirmek ve dinamik tutmak için toplumu özellikle kutuplaştırdıkları, siyasi bir öfke ve nefreti bile isteye arttırdıklarıdır.
VERECEĞİMİZ OYUN HALKIMIZA BİR YARARI OLSUN! - 26/03/2024
Partimiz insanlarımızın mevcut siyaseten parçalanmışlığını dikkate alarak bu bataklığa girmeyecek; dikey değil yatay siyaset yapacaktır.
SEÇİMLER BİZİM İÇİN NE ANLAM İFADE EDİYOR? - 14/02/2024
Sivil toplumumuzun yanında, iyi çalışan bir siyasal toplumumuzun da olması gerektiğini herkesin anlaması ve bu süreçlere samimiyetle destek vermesi gerekir.
ADALET DUYGUSU KÖRELMİŞ BİR UKRAYNALI VEKİL - 02/10/2022
Goncherenko ile iş tutacak dostlara hatırlatmak isterim: Kendi adalet duygunuzdan taviz vermeden, adalet duygusu körelmiş biriyle işbirliği yapamazsınız.
POLİTİK BİLİNÇ - 29/01/2022
Sorunu olan toplum kesimlerinin, örgütlenerek sorunlarını siyasi platforma taşıyıp, devlet yönetimini bu sorunları çözme yönünde etkileyecek güç oluşturmaları demokratik bir haktır. ÇDP işte bu hakkı kullanmak istiyor.
 Devamı
adigebze I-II
Nükte!

KISSADAN HİSSE

-Moğollar Buhara’yı kuşattıklarında, uzun süre şehri teslim alamadılar. Cengiz Han Buhara halkına bir haber gönderdi: Silahlarını bırakıp bize teslim olanlar güven içinde olacaklar, ama bize direnenlere asla eman vermeyeceğiz.

-Müslümanlar İki gurup oldu: Bir gurup; asla teslim olmayalım, ölürsek şehit, kalırsak Gazi olur, Şeref’imizle yaşarız dediler. Öbür gurup ise; kan dökülmesine sebep olmayalım, sulh iyidir, hem silah, hem de sayı olarak onlardan azız, gücümüz onlara yetmez, dediler ve teslim oldular.

-Cengiz Han, silah bırakanlara; teslim olmayanlara karşı bize yardımcı olun, galib geldiğimizde şehrin yönetimini size bırakalım dedi. Böylece İki müslüman gurup savaşmaya başladılar. Moğollar’ın da yardımı ile, teslim olanlar galib geldi. Savaştan sonra Cengiz Han teslim olanların silahlarının alınmasını ve kafalarının kesilmesini emretti. Sonra meşhur sözünü söyledi: “Eğer güvenilir olsalardı, bizim için kardeşleri ile savaşmazlardı. Kardeşlerine bunu yapanlar, yarın da bize yapar.”

 

Site İçi Arama

 

Google Site

 

Üyelik Girişi