• https://www.facebook.com/%C3%87erkes-Haklari-Inisiyatifi-1720870914808523/
  • https://twitter.com/CerkesHaklari
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam96
Toplam Ziyaret834455
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar18.357418.4309
Euro17.930618.0024
Semerkew
Murat Özden
murathabracu@hotmail.com
Resmi Kolektif Hafıza
27/01/2018

Sevgili okuyucularım,

Bu yazım aslında uzun bir alıntıdan ibarettir. Alıntının üzerine birkaç cümle ilave ederek yazımı noktalayacağım.

"Türkiye yaşanmış aksi yöndeki tüm olaylara, tüm "temizlik" çabalarına rağmen, hala etnik, dinsel, kültürel bir mozaiktir. Aralarında büyük acılarla dolu olarak yaşanmış ortak bir geçmişte olan bu farklı toplulukların kolektif hafızaları, büyük ölçüde "kendilerine yapılan" haksızlıklarla "diğerine" karşı önyargılarla doludur. Yaşanmış tarih nedeniyle, birbirleri hakkında oluşmuş önyargılara sahip bu toplulukların bir arada yaşamaları, ancak yaşanmış acılar üzerine açıkça konuşmayı başarmalarıyla mümkündür. "Diğerinin acısını anlamanın", "yaşanmış acıları ortaklaştırmanın ve hepimizin acısı haline getirmenin", toplum olarak bir arada yaşamanın "ortak anlam üreticisi" olduğunun ve olacağının görülmesi gerekmektedir. İnsan hakları, bir devletin bünyesinde eşit ve eşdeğer vatandaşlar olarak birlikte yaşamamıza "ortak anlam" katacak, bizlere "ortak aidiyet" duygusu verecek çok önemli bir unsurdur.

Cumhuriyet tarihimizi bu gözle yeniden ele almamız gerekiyor. Bugün Alevi-Sünni, laik-antilaik, Türk-Kürt ekseninde yaşadığımız tüm sorunların ve çatışmaların insan hakları merkeze konarak yeniden gözden geçirilmesi hem bu sorunların yeni acılar anlamına gelen çatışmalar biçiminde yaşanıyor ve yaşanacak olmasının önüne geçebilecek, hem de ülkemizde demokratik yaşam tarzının egemen kılınmasını sağlayacak "kültürel iklim" değişimine temel oluşturacaktır.

Önerdiğimin aslında çok basit bir şey olduğunu düşünüyorum. Zannediyorum, bugün alevi-sünni, Türk-Kürt, gayrimüslim vb, var olan tüm kolektif grupların kendi tarihlerine ilişkin kolektif hafızaları ile "resmi" olarak dillendirdikleri arasında büyük bir uçurum olduğunu hepimiz kabul ederiz. Çeşitli gurupların, tarihe ve bugüne ilişkin davranışlarını esas olarak belirleyen, onların kolektif hafızalarında derin izler bırakmış yaşanmış olaylar bütünüdür. Bu kolektif hafıza daha çok, "ötekilerin" kendisine yaptıkları ile şekillenmiştir. Ve her grup kendisi açısından "büyük bir haksızlık" olarak ele aldığı bu tarihi, grubun en önemli "ortak anlam üreticisi" olarak görmekte ve kullanmaktadır. Grubun aidiyet duygusunu önemli ölçüde belirleyen budur. Ama hiçbir grup, kendi yaşadıkları üzerine oturttuğu tarihi ve bugünü kavrayışı  konusundaki kanaatini pek açık olarak dile getirmez. Yani bir anlamda toplumca, birbirimize karşı "takiyye" yaptığımızı iddia edersem çok abartmış olmayacağımı düşünüyorum.

Toplum olarak yaptığımız "takiyye" bir tek, kendi grubumuzun kolektif kimliğinin oluşumunda belirleyici olan ve "öteki" hakkında olumsuz kanaatlerle dolu olan bu düşüncelerin açıkça dile getirilmemesi ile sınırlı değildir. Resmi tarih olarak anlatılanlarla, gerçekler arasında büyük bir uçurum olduğunu bildiğimiz halde bu konuda da "takiyye" yapmayı tercih ediyoruz. Resmi olarak izin verilmiş olayların hatırlanması  üzerine oturmuş "resmi kolektif hafızamız" ile kendimize sakladığımız "özel hafızalarımız" oluşmuş bulunmaktadır. Kitabın konusu olan Ermeni Sorununu ele aldığımızda bu durum çok daha açık belli olur. Bugün bile, özellikle olayların yaşandığı bölgelerde bu konu üzerine yüzlerce anı, öykü vb. aktarılır. Resmi olarak anlatılanların doğru olmadığını bilir ama bunu kendi "resmi görüşümüz" olarak savunmaya devam ederiz. Kendi özel dünyalarımızda ise, katledilen veya dedelerimizce kurtarılan Ermenilerin hikayelerini anlatırız.

Bu önsözde ayrıntısı ile ele alamayacağım şizofrenik bir durumun varlığından söz ediyorum. Toplum alarak kişilik bölünmesi ile karşı karşıyayız. Toplumun  resmi kimliği ile gayr-ı resmi "özel" kimliği arasında büyük bir uçurum oluşmuştur. Özel dünyalarımızda bizi esas olarak belirleyen davranış, düşünme tarzlarımızı "kamusal" hale sokmadıkça, "özel" düşüncelerimizi dillendirmedikçe bu hastalıktan kurtulma şansımız yoktur. Görmemiz gereken şudur: oluşturduğumuz "resmi kolektif hafıza" ile kendi gerçek hafızalarımız arasında kendimizin yarattığı bu büyük uçurumu açıkça dile getirmedikçe ve aşmadıkça, özgür ve demokratik bir Türkiye'nin oluşma şansı çok zayıftır.

Önerdiğimiz tarih, kendimiz ve "öteki" hakkındaki gerçek kanaatlerimizin dillendirilmesidir. Resmi tarih ile grupların özel tarihleri; "resmi hafızamız" ile her bir gruba has "kolektif hafızalar" arasındaki uçurumların ortadan kaldırılmasıdır. Bunun da tarihe ve kendimize yönelik, insan haklarını merkezine alan bir bakışla geliştirilebileceğini düşünüyoruz. İnsan haklarının merkeze alınması ile tüm grupları birbirine bağlayacak "ortak bir aidiyet" duygusu yaratabileceğimizi iddia ediyoruz.

Bu çalışmanın, Kurtuluş Savaşı yıllarında, Ermeni sorunu ekseninde, "insanlık suçu" işlemiş olmak iddiasının, yani insan hakları sorununun ne denli önemli ve belirleyici olduğunu göstermeyi başarabileceğini ümit ediyoruz. Gerek "insanlık suçu" kavramı, gerekse bu suç nedeniyle bir devletin yöneticilerinin bireysel olarak sorumlu tutularak yargılanmaları gerektiği, insanlık tarihinde ilk defa biz "Türkler"in cezalandırılması bağlamında gündeme getirilmiş ve uluslararası hukukun sorunu olmuştur. Paris Barış görüşmelerinde gündeme gelen tartışmalar, daha sonra 2. Dünya savaşı sonrası Nazilere karşı yapılan yargılamalar için hukuki temel teşkil etmiştir. Bugün Yugoslavya, Ruanda gibi ülkelerde işlenmiş "insanlık suçlarının" yargılanması süreci, yani ulusal ve uluslararası hukuk alanında atılan adımların ve oluşturulan kurumların temelleri "Türkler" ekseninde yapılan tartışmalarda atılmıştır. Bu tarihi "unutmaya" çalışmanın fazlaca bir yarar getirmeyeceğini görmemiz gerekiyor." (Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, s:58-59-60, İmge Kitabevi Yayınları)

Soykırım araştırmaları konusunda takipçisi olduğum Taner Akçam da bir Çerkestir. Yaptığım alıntının noktasına virgülüne kadar her şeyine katılıyorum. "İnsanlık suçu" kavramı ve yargılamalarının Türkiye ve Türklerden başlatılmış olması tarihsel bir vakıadır. Ancak bu tarihsel yargılamaların başlangıç tarihinin daha eskiye götürülmesi gerektiğini düşünüyoruz. İnsanlık suçları konusundaki yargılamanın, 1763-1864 tarihleri arasında vatanını savunmuş Çerkeslere karşı, insanlık suçu işleyerek soykırım uygulamış Rusya ve Ruslardan başlatılması gerektiğini düşünüyoruz.



5380 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

DÇB VE RUSYA’NIN PAYANDALARI ÖZÜR DİLEYECEK Mİ? - 22/06/2022
Gelin en kısa zamanda Çerkes Halkından özür dileyin. Bu güne kadar yapmış olduğunuz iyi şeyleri de heba etmiş olmayın.
21 MAYIS’TAN KALAN DEĞERLİ MİRAS… - 25/05/2022
Çerkes Soykırımı ve sürgününün 158. yılı Çerkeslerin hem ideolojik, hem de fiili birlikteliği konusunda önemli adımların atıldığı tarihi bir yıl olarak anılmayı hak edecektir.
ETHEM MESELESİNDE M. KEMAL Mİ YOKSA İNÖNÜ MÜ SUÇLUDUR? - 07/05/2022
İşte bu haksızlığı gidermek istiyorsak, iftira, yalan ve başkalarının emeğinin üzerine çökme anlayışına göre inşa edilmiş Kemalist Tarih anlayışını ideolojik olarak mahkum edebilmenin koşullarını oluşturmalıyız.
BİZ, SİZİ ÇOK İYİ TANIYORUZ - 22/04/2022
Onlar Çerkeslerin hak arama mitinglerine de karşı çıkmışlardı, Onlar Çerkesce Televizyon istenmesine de karşı çıkmışlardı, Onlar 21 Mayıslarda muhatabın karşısına çıkanlara da karşı çıkmışlardı,
ÇERKES SOYKIRIMI VE SÜRGÜNÜNÜ ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜ VAKFI - 21/02/2022
Çerkes Soykırım Enstitüsü’nü inşa edip, Çerkes Soykırımı, sürgünü tarihi konularını araştıracak doktora, yüksek lisans ve doçentlik bursları vererek bilim dünyasının meselemize ilgisini sağlamak ve kendi bilim insanlarımızı yetiştirmektir.
HALKIMIZIN OZANIYIZ AYNI ZAMANDA - 13/02/2022
Maksıme Kültür Merkezi‘nin ve Maksıme satışlarının gelirleri, oluşturmayı planladığımız “Çerkes Soykırımı ve Sürgününü Araştırma Enstitüsü Vakfı”na bağışlanacaktır.
“ÖKÜZ SARAYA ÇIKARSA…” ATASÖZÜ ÇERKESLERE AİTTİR - 27/01/2022
Ayrıca Türkiye’nin de, Çerkeslerin de geleceği demokrasidedir. Giderek otoriterleşen bu rejim eleştirilerek geriletilebilir.
DİASPORA ÇERKES MÜZİĞİNDE YENİ ARAYIŞLAR - 16/01/2022
Şarkılar da bir insanlık mirasıdır. Her şarkı insanlığa bir armağandır. Bir dilde söylenmiş bir şarkı bir çok dile çevirilerek seslendirilmektedir. Bu sayede halklar arasında gönül köprüleri kurulmakta, şarkılar evrensel boyutlara ulaşmaktadırlar.
2022, MAKSIME YILI OLACAK - 31/12/2021
Hepinizi 8 Ocak 2022 Cumartesi günü, Saat 17’de “MAKSIME ÇERKES KÜLTÜR MERKEZİ”nin açılışına bekliyoruz.
 Devamı
ÇOĞULCU TV
adigebze I-II
Nükte!

KISSADAN HİSSE

-Moğollar Buhara’yı kuşattıklarında, uzun süre şehri teslim alamadılar. Cengiz Han Buhara halkına bir haber gönderdi: Silahlarını bırakıp bize teslim olanlar güven içinde olacaklar, ama bize direnenlere asla eman vermeyeceğiz.

-Müslümanlar İki gurup oldu: Bir gurup; asla teslim olmayalım, ölürsek şehit, kalırsak Gazi olur, Şeref’imizle yaşarız dediler. Öbür gurup ise; kan dökülmesine sebep olmayalım, sulh iyidir, hem silah, hem de sayı olarak onlardan azız, gücümüz onlara yetmez, dediler ve teslim oldular.

-Cengiz Han, silah bırakanlara; teslim olmayanlara karşı bize yardımcı olun, galib geldiğimizde şehrin yönetimini size bırakalım dedi. Böylece İki müslüman gurup savaşmaya başladılar. Moğollar’ın da yardımı ile, teslim olanlar galib geldi. Savaştan sonra Cengiz Han teslim olanların silahlarının alınmasını ve kafalarının kesilmesini emretti. Sonra meşhur sözünü söyledi: “Eğer güvenilir olsalardı, bizim için kardeşleri ile savaşmazlardı. Kardeşlerine bunu yapanlar, yarın da bize yapar.”

 

Site İçi Arama

 

Google Site

 

Üyelik Girişi