• https://www.facebook.com/%C3%87erkes-Haklari-Inisiyatifi-1720870914808523/
  • https://plus.google.com/u/0/
  • https://twitter.com/CerkesHaklari
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam64
Toplam Ziyaret560102
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.35745.3789
Euro6.09556.1199
Semerkew
Murat Özden
murathabracu@hotmail.com
Hapishanesi Olmayan Ülkeden, Hapishaneleşen Ülkeye
20/10/2016

Sizin hiç ülkenin havasından boğulup kendinizi zindanda hissettiğiniz zamanlarınız oldu mu?

Benim oldu.

Benim bu sürecim tam dört yıl sürdü. Bu süreci ve yaşadığım ruh halini sizlerle paylaştıktan sonra, anavatanımızda psikolojik baskı yöntemleriyle sindirilmeye çalışılan Khuade Adnan'la empati kurmaya çalışacağım.

Boğulma hallerimi anlatabilmek için 36 yıl öncesine gideceğim. 12 Eylül 1980 öncesini ve sonrasını anlatarak, yaşadığım psikolojik travmayı sizlerle paylaşacağım. Bu arada 12 Eylül darbesini hatırlayabilenlerin sayısı da hızla azalıyor. 12 Eylül 1980 tarihinde doğmuş olanlar bugün 36 yaşına gelmiş bulunuyor. Bugün 12 Eylül’ü yaşamış ve hatırlayabilenler 50 yaşın üzerinde olanlardır. Zaman zaman o günlere dönmemin nedeni hatıralarımı anlatmak değil, tecrübe aktarma derdidir.

Türkiye Devleti 12 Mart 1971 askeri muhtırası ile Türkiye'de kabaran gençliğin, işçilerin, köylülerin taleplerinin önünü kesememişti. 1960 Anayasası ile elde edilmiş haklarını kullanmak isteyen kitleleri ezip susturabilmek için yeni bir askeri darbeye ihtiyacı vardı. Hızla kitleselleşen sol kesimlere karşı, sağ cenahta ülkücüler konumlandırılmıştı. Ülke kendini solcu-sağcı savaşının içinde bulmuştu. Bu dönemde tam beşbin genç hayatını kaybetti. Okullar, kahveler, mahalleler hatta şehirler bölünmüştü. Halk yaşanan bu terörden illallah diyor ve bir kurtarıcı bekliyordu. Beklenen kurtarıcı Türk Ordusu oldu ve 12 Eylül 1980 tarihinde bir darbe ile iktidara el koydu. Altıyüzellibin kişi gözaltına alınarak işkenceden geçirildi. İdamlar, yargısız infazlar, kayıplar ve her türlü hukuksuzluk birbirini izledi.

12 Eylül öncesinde Türkiye'deki en yaygın gençlik örgütlenmelerinden birinin içinde bulunuyordum. 23 yaşında İstanbul Bağlarbaşı Derneği yönetimine girmiş, 24 yaşında "Ulusal Sorun ve Çerkeslerin Konumu" isimli kitabı yayınlamış ve hakkında bölücülükten dava açılmış biriydim. 1980 yılının başında yayına başlayan "Nıbceğü Kültürel Dergi"nin sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü idim.

Tam da 12 Eylül 1980 tarihinde ülkeyi ele geçirmiş olan zihniyetin, bölücü ve yıkıcı diye kafasını ezmek istediği kişilerden biriydim aslında. Ama bu süreçte cezaevine dört yıl sonra girdim ve bir yıl hapis yatarak çıktım. Dışardan bakınca bu süreci ucuz atlattığımı söylenebilir. Ama kazın ayağı hiç de öyle değil. Çünkü ülkenin tamamı bir hapishaneye dönüşmüştü. Ülkenin % 92'sinin cuntayı destekleyip anayasasına evet oy verdiği ve cunta yönetiminin her işaret ettiğine saldırmaya hazır bir sürü haline dönüştürülmüştü halk.

Sıradan bir dernek üyesinin, polisin yaptığı işkence sonucu "o da vardı" dediğinde gittiniz demekti. Muhbirliğin en üst seviyeye ulaştığı o dönemde, bir muhbir vatandaşın, sizi örgüt üyesi diye ihbar etmesi,yıllarca hapiste kalmanıza ve günlerce işkence görmenize neden olabilirdi. Hergün televizyonda kitap, dergi ve silahların yanına dizilmiş saçı, sakalı uzamış, yüzü gözü morarmış tanıdıklarını, örgüt üyesi diye görmen sıradan bir şeydi.

O koşullarda sıranın sana ne zaman geleceğini beklemek ve hiçbir şey yapamamak insanı kahreden ve bitiren bir şeydi. Özgürlüğünü kaybetme ihtimali, esaretten daha fazla acı veren birşeydir. Sokakta sizi tanıyan, ya da tanıma ihtimali olan biriyle karşılaşmak istemezsiniz. Karşılaşırsanız "a, siz içerde değil misiniz ?" diye sorması sizi yerin dibine sokar. Arkanızı dönüp ayrıldığınızda, size bu soruyu soran kişinin "bu niye dışarda, yoksa MİT elemanı mı?" diye düşündüğünü hissedersiniz. Sanki dışarıda olmak suçmuş gibi bir hisse kapılırsınız.

İşte bu koşullarda bile, yeni mücadele alanları bulabilmek ve içindeki boşluğu doldurabilmek sizi hayata bağlar. Ben de o zaman Migros çalışanlarının sendikasının mücadelesinin içinde yer alarak yeniden hayata tutunmuştum. Yaptığımız çalışmayla, sendika için açılmış davada, en az elli kişinin hapse girmesini önleyerek, müthiş bir iş başarmıştık.

Bir de hapse girdiğimde çok üzüleceğini zannettiğim rahmetli Annem müthiş bir çıkış yapmıştı. "Oraya erkek adamlar giriyor. Sakın korkma. Korkarsan hakkımı helal etmem." diyerek müthiş bir moral destek verdi. Artık içerde olmak, dışarda olmaktan daha fazla huzur veren bir yer haline gelmişti.

Tesadüfen "Barış Derneği Davası" tutukluları ile bir arada hapis yatarak, Türkiye'nin en önemli aydın ve sanatçıları ile tanıştım. Daha aydınlanmış, daha bilinçlenmiş, daha kararlı bir insan olarak cezaevinden çıktım.

Artık beni cezaevi ile korkutabilmeleri mümkün değildi.

***

2011 yılının Eylül ayında anavatanımla buluşma ve kucaklaşma imkanına kavuşabildim. Bu ziyaretimiz esnasında, birçok sivil toplum önderi, yazar, sanatçı ve soydaşımızla bir araya gelme mutluluğuna eriştim. Ama bu buluşmamızda bize en fazla ilgi gösterenler, Türkiye'den anavatana yerleşmiş olan soydaşlarımızdı.

Anavatanı ziyaret ettiğimizde Türkiye'de, ÇHİ (Çerkes Hakları İnsiyatifi) öncülüğünde iki miting gerçekleştirmiş, anavatanda ve diasporalarda bir umut kıvılcımı çakmıştık. 12 Mart 2011 Ankara Mitigi’nden sonra Cherkessia-net sitesi ile yollarımızı ayırmış ve yazılarımı başka mecrada devam ettirmeye başlamıştım. Ama bu ayrılık Khuade Adnan'la aramıza bir soğukluk girmesine neden olmamıştı. Anavatanda bizi karşılayıp ağırlama konusunda en samimi davrananlardan biri de Khuade Adnan'dı.

Khuade Adnan'a İstanbul'da tanışıp, özel olarak uzun bir konuşma yaptığımız Murat Berzeg ile de görüşmek istediğimi ilettim. Ancak Khuade Adnan "Görüşmesen iyi olur, o artık psikolojik problemleri olan biri. Görüşüp de canını sıkma" demişti.

O anda Çerkeslerin "Hapishanesi omayan ülke" diye övündükleri vatanımızın, tamamının bir hapishane olduğunu anlamıştım. Kafkasevi web sitesinde 13 bölüm olarak anlattığım anavatan gezi notlarımda bu konuya hiç değinmedim. Çünkü "gelir gelmez anavatanımızı kötülemeye başladı" diye yapılacak tezviratların önüne geçmem mümkün olmayacaktı.

Burada Murat Berzeg ile ilgili bir parantez açmak istiyorum.Murat Berzeg, DÇB (Dünya Çerkes Birliği) Rusya’nın kontrolüne girdiği iki binli yıllarda, Çerkes Soykırımını dünya gündemine taşımak için önemli çalışmalar yapmış, Maykop "Çerkes Kongresi"nin başkanı idi. Rusların yaptığı baskılardan dolayı, Amerikaya yaptığı iltica başvurusu kabul edilmişti. Amerika'ya gitmeden önce İstanbul'da Şamil Vakfı'nda yaptığı söyleşide çok önemli tespitler yapmıştı.

Ama Amerika'da birkaç ay kaldıktan sonra geri dönmüştü. Anavatana dönmeden bir gün önce, Murat Berzeg ile İstanbul’da üç saate yakın bir özel görüşme yapmıştık.Bu görüşmede Amerikalıların kendine neler söylediklerini, neyin pazarlığını yaptıklarını anlatmıştı. Amerikalılarla anlaşamamış ve ata toprağına geri dönüyordu. Onun için endişeliydik. Geriye döndüğünde başına neler geleceğini bilemiyorduk. Anavatana dönüşünde havaalanında bir problem yaşamadan evine yerleştiğinin haberini almış çok şükür demiştik. Ancak kendisinden bir daha haber alamamıştık.

Bu görüşmemizden yaklaşık bir yıl sonra anavatana gidince Murat Berzeg'den aldığım haber "o artık psikolojik problemleri olan biri. Görüşmesen iyi olur" şeklindeydi. Murat Berzeg nasıl bir baskı ve tehdit altında kaldı ki, son derece sağlıklı, kararlı ve inançlı tavrından, psikolojik problemleri olan birine dönüşüp, yaşayan bir ölü haline gelmişti?

***

Sevgili Khuade Adnan,

Anavatana dönmüş bazıları gibi, sende bol miktarda votka içip Rusya'nın sağlığına ve esenliğine dua etseydin bunlar başına gelmezdi.

Elbette 21 Mayıslarda megafonu eline alıp, Rusya Konsolosluğu önünde Rusya'yı protesto ettiğinde bu işlerin başına gelebileceğini de hesaplamışsındır. Çünkü "Özgürlük savaşçıları" her şeyi kaybetmeyi göze alarak yola çıkarlar.

Bütün ülke ekonomisinin rüşvete dayalı olarak döndüğü bir ülkede, polise rüşvet verme teşebbüsünden dava açılıp hapse atılma saçmalığının, senin taşıdığın siyasi kimliğinden dolayı olduğunu bilip, dik durma ve onurundan taviz vermeme kararlılığında olman gerekiyor.

Keşke seni ev hapsine çıkarmasalardı. Hapishane duvarları arkasında olmak bazen daha güvenlidir. Çünkü senin evinin ve dükkanının çevresine FSB elemanları dışında kimse yaklaşmaya cesaret edemeyecek. Bu yalnızlık duygusu ile seni bitirmek isteyenlere asla teslim olma.

Seni ziyarete gelmekten çekinen eşine ve dostuna karşıda anlayışlı ol. Nasıl Murat Berzeg'e sen dahil hiç kimse yardımcı olamadıysa, sana da şu aşamada senden başka yardımcı olabilecek kimse yok.

İsmi "Adıgey Özerk Cumhuriyeti" olan bir ülkede, Çerkes Milliyetçiliği ve Çerkes Yurtseverliği en ağır extremist bir suç olarak ağır kovuşturmalara uğruyorsa, kimse kusura bakmasın o ülkenin tamamı bizim için bir hapishanedir. Kimse Çerkes ülkesinde hapishane yoktu diye övünmesin sakın.

Sevgili Khuade Adnan,

Sahip olduklarını ve özgürlüğünü kaybetme korkusu, esaretin kendisinden daha acıdır. Zaten bizler özgür değil, esaret altında olan bir halkız. "Esaret altında olan bir halkın, özgürlük savaşçısı" olmayı göze alırsan bu süreç sana vız gelir.

Çerkes Halkının da asalet, nezaket, kahramanlık, cart curt laflarından vazgeçip, esir düştüğünü, esaret altında olduğunu kabul edip özgürlük savaşına girmesi gerekir.

Çıkış yolumuz budur!



Paylaş | | Yorum Yaz
2366 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Çerkesler’in Atatürk’le Münasebeti Üzerine - 17/11/2018
Çerkes kalma mücadelesi veren Çerkesler “dayatılmış ataları” ata olarak kabul etmezler. Övüneceklerse, pek ala övünebilecekleri kendi ataları var.
Çerkeslerin Eylemle ve Sokakla İmtihanı - 29/10/2018
Ulusal reflekslerini ortaya koyarak ve sokağa çıkarak, Türkiye'de ve dünyada bir kamuoyu oluşturma başarısı gösterebilirse Çerkesler, var olma sınavından başarıyla çıkacaklardır.
Ulusal Onuru Olanlar, Ulusal Refleks Gösterirler - 15/10/2018
Her şey "Çerkes Halkını tepki verebilen dinamik bir toplum haline getirdiğimizde" yeniden başlayacaktır.
Hacı Bayram, Nazmi, Adnan, Tarık ve Muammer - 08/10/2018
Anavatanımıza yerleşmiş olan herkes çok değerlidir. Zaman, birbirimizle uğraşma zamanı değil, kenetlenme ve birbirimize sahip çıkma zamanıdır.
Bu Coğrafyada "Birlikte Yaşam" Mümkün mü? - 29/09/2018
İçtenliğimiz ve sözlü olarak verdiğimiz mesajlar seyircileri daha program başlamadan kucaklamıştı ve en gariban grup olan Çerkes müzikleri en fazla alkışı almıştı. Sahneden indikten sonra onlarca kişinin tebrik etmesi beni gerçekten umutlandırdı.
Yükselen Tarih ve Kimlik Bilinci Korkutuyor - 24/09/2018
Çünkü Çerkeslerde kimlik ve tarih bilincinin gelişmesi durumunda Kafkasya coğrafyasında tutunmasının mümkün olmadığını çok iyi biliyor Rusya'nın devlet aklı.
Kayseri Çerkesleri 2. Şeref Madalyasına Hazırlanıyor - 09/09/2018
Çerkeslerin istediği "Pozitif Ayrımcılık"tır. Devletin, hukuki ve maddi olarak hem anadil eğitimine, hem de Çerkesce yayın yapan televizyon talebimize cevap vermesidir.
Çerkesler İttihatçı mıdır? - 03/09/2018
Sarayla ve İstanbul’la evlilik yoluyla ilişki kurmuş olan Çerkes ailelerin çocukları askeri okullarda okuyor ve zamanın ruhu gereği ittihatçı oluyorlardı.
Toplumsal Korku Üzerine - 25/08/2018
Ya korku duvarlarını yıkıp özgür ve demokratik bir ülke yaratacağız, yada böylesine rezilce, korka korka yaşamaya devam edeceğiz.
 Devamı
ÇOĞULCU TV
chi-cdp




adigebze I-II
Nükte!


ANDIMIZ

Andımız, Danıştay 8. Daire'nin kararıyla okullara tekrar dönüyormuş. 
Küçücük çocuklara sabah içtiması yapıp and okutmak zaten başlıbaşına bir sorun da; ırkçı bir içeriğin tüm topluma dayatılması daha büyük bir sorun. 
İlla okunacaksa Çerkeslerin gerçekliğine uyan format şudur: 

Çerkesim, doğruyum, çalışkanım,

İlkem: küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, yurttaşlarımı özümden çok sevmektir.

Ülküm: yükselmek, ileri gitmektir.

Yücelttiğim tüm değerler adına,

Halkımın ve insanlığın hayrına bir yolda yürüyeceğime ant içerim.

Varlığım adalet ve özgürlük mücadelesine armağan olsun.

Ne mutlu bu yolda gidenlere!

Site İçi Arama

 

Google Site

 

Üyelik Girişi